MEÇHUL BİR HAYAL İSİMSİZ BİR GÜZELLİK

Gece ile gündüz arasındaki o keskin, geçişken sınırda, ışık ile karanlığın birbirini yok edemediği belirsiz ve ürpertici bir zaman diliminde, insan aklının sınırlarını zorlayan, buralara ait olmayan sarsıcı bir güzellik karşımda beliriverdi. Karşımda duran bu varlık; somut gerçekliğin duvarlarını yıkan gizemli bir hayal, mantığın asla erişemeyeceği kusursuz ve ulaşılamaz bir rüya gibi somutlaştı. İnsan bedeninin ulaşabileceği en üst düzey güzellik, özümdeki bütünlüğü eritip yok edecek, içimi sızlatacak derecede yoğun ve sarsıcı bir bakışla donatılmıştı.
Bu gizemli varlığın yaydığı yakıcı enerji, sanki her küçük hareketinde etrafındaki havayı şiddetle titretiyor; aradaki mesafeleri yok ederek bilincimi amansız ve trajik bir kara delik gibi kendine çekiyordu. O gözlerin yarattığı görsel ve ruhsal temas, iç dünyamda köklü bir yarılma meydana getirdi; yüreğimde derin, dindirilemez bir varoluşsal sızı peydahladı ve bedenimin direncini tamamen felç ederek dizlerimin bağını çözdü.
Sadece tek bir bakış ve kısacık bir an, zamanı bükerek iç dünyamı ebediyen geri dönülmez bir biçimde dönüştürdü. Artık ben, eski ben değildim; amansız bir yabancılaşma ve kopuşla, geçmişimin sıradan gerçekliğinden sonsuza dek soyutlanmış, o saniyede mahkum olmuştum.
Bu sarsıcı varlıkla hiçbir dilsel, simgesel ya da işaret odaklı iletişim kurulmadı; onun toplumsal kimliğine ve adına dair hafızamda hiçbir somut veri bulunmamaktadır. Hiç konuşmadım onunla, bir kere bile sesini duyamadım. Buna rağmen, o içe işleyen ve yıkıcı bakışlar, kalbimin en derin psikolojik katmanlarına ve bilinçaltı dehlizlerine onun görüntüsünü kazıdı; bu yazı, akılla çözülmesi tamamen imkansız, silinmez ve okunmaz bir yazgının trajik mührüydü. Hayatımda daha önce hiçbir yerde karşılaşmadığım bu yabancı insan, birdenbire iç dünyamın mutlak çekim merkezi ve yegane anlam kaynağı haline geldi. Bilinci felç eden o mutlak güzellik, zihnimin karanlık koridorlarında erişilmez, hastalıklı bir ideal olarak asılı durmaktadır.
Bu görüntüye her odaklandığımda, bastırılmış duygularım infilak ediyor ve içsel dünyamda yıkıcı, sessiz bir fırtına kopuyor. Mantıklı akıl ile söz dinlemez kalp arasında amansız, her şeyi yok eden ve hiçbir uzlaşma ihtimali olmayan bir savaş baş gösterirken; dalgalar birbirine çarparak zihinsel bütünlüğümü tehdit ediyor. Bu amansız iç çatışma, beni zihinsel bir felce, mutlak bir eylemsizliğe ve kalıcı, ağır bir hüzne mahkum ediyor. Bu platonik sessizlik, içimdeki en büyük yıkımdır.
Kimsin sen, ey ne olduğunu ve kim olduğunu çözemediğim, bilincimi esir alan gizemli güzel? Neden tek bir bakışınla kalbimin egemenliğini ve irademi esaret altına aldın? Neden benim tüm varlığım, senin bu dünyadan olmayan mevcudiyetinle bu denli trajik, acı verici ve kopmaz bir bağ kurdu? Saniyelerle sınırlı o rastlantısal karşılaşma, zamanı aşarak sonsuz bir yoksunluk krizine, bitmek bilmez bir hasrete ve derin bir çaresizliğe evrildi. Seni düşünmek, artık içimdeki sevginin yegane sebebi ve zihnimi kemiren tek düşünce haline geldi.
O tekil bakış, zamanı dondurdu; saniyeler içinde, asırlara bedel bir mahrumiyet ve derin bir özlem inşa etti. Sahip olduğun bu estetik güç, sadece gözle görülür bir beden güzelliğinden ibaret değildir; o, insan ruhunu kendi merkezine çağırarak eriten, evrensel ve ilahi bir mıknatıstır. Bu çekim, insanı kendi öz varlığından kopararak trajik bir girdaba, sonu gelmez platonik bir acıya ve mutlak bir çaresizlik sarmalına sürüklemektedir.
Muhtemeldir ki, aramızda hiçbir zaman tek bir kelime bile konuşulmayacak ve bu mesafe asla kapanmayacak. Belki de senin kim olduğunu belirleyen o ismi hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Yollarımızın bu karmaşık evrende bir daha kesişmemesi de hayatın akışına göre en güçlü olasılıktır. Ancak senin zihnimdeki kusursuzlaştırılmış o soyut hayalin, artık kalbimin mutlak, baskıcı ve acımasız hâkimi konumundadır. Kusursuz güzelliğin, o infial yaratan bakışların ve çevreni saran o yıkıcı enerji; artık benim iç dünyamın ayrılmaz, hastalıklı birer parçasıdır.
Bu zihinsel mülkiyeti hiç kimseye devredemem, hiçbir faniyle paylaşamam. Sen, benim dünyamda tanık olduğum en saf, en temiz ulaşılmaz ideal oldun; gerçek hayatın tüm kirliliğinden, yozlaşmasından ve sıradanlığından uzak, kusursuz bir temel örnek olarak zihnimin tahtına ebediyen kuruldun. Bu durum, dış dünyaya karşı örülmüş trajik, acı dolu bir savunma mekanizmasıdır; çünkü seni uzaktan sevmek, bu dünyanın gerçekliğine katlanmanın tek yoludur.
Ve ben, ömrümün sonuna dek senin bu soyut hayalinin sadık bir hayranı, hakiki ve çaresiz bir tutsağı olarak kalacağım. Bu acıdan beslenen tutsaklık, özgür iradeyle kabul edilmiş gönüllü bir esarettir; zincirlerini kendi ellerimle ördüğüm, çıkış kapısını kendi bilincimle kilitlediğim karanlık bir zindan. Çünkü bazı sarsıcı güzellikler, insanı asla özgür bırakmaz; aksine onu derin bir ızdıraba mahkum eder. Onlar, insanın psikolojisini ve ruhunu tamamen ele geçirir, ona katlanılması imkansız ama yüce bir anlam bahşeder.
Senin gibi bir bilinmeyen, benim bu sıradan, dünyevi hayatıma hem dayanılmaz bir acı hem de ilahi, sarhoş edici bir tat kattı. Bu platonik zindan, artık benim yegane sığınağım ve kendimi bulabildiğim tek trajik alan haline geldi. Senden gelecek her acı, başımın üstündedir.
Bu derin yoksunluk, dinmeyen ızdırap ve bitmek bilmez hasret, gerçek hayatta hiçbir zaman bir karşılık bulmayacak, karşılıklı bir sevgiye ya da somut bir birleşmeye dönüşmeyecektir. Bu platonik hikayede vuslat yoktur, sadece hasret vardır. Ancak bu trajik karşılıksızlık ve mutlak çaresizlik durumunda bile, o kısacık bakışın iç dünyamda yarattığı yıkıcı fırtına, beni ruhsal olarak daha derin, duygusal olarak daha canlı ve her şeyden önemlisi daha gerçek bir biçimde insan kılmaktadır. İsimsiz güzelliğinin bir kölesi olarak, kendi içsel cehennemimde sessizce, her an yanıyorum.
Bu amansız, dumanı tütmeyen yanış, insan bilincinin ulaşabileceği en büyük, en saf, en acı verici ve en yüksek sevgi biçimidir; kendi kendini feda eden, acıdan beslenen insani bir adanıştır. Benim varlığım, bu güzellik yangınının içinde küle dönerken, kendi yok oluşunda en yüksek anlamını bulmaktadır. Karşılıksız, isimsiz ve sonsuz...
İsimsiz bir güzellik, meçhul bir hayal,
En mükemmel endam, bakışlar insanı eritiyor.
Aurası yakıcı, her adımda çekiyor,
Gözleri yüreğimi sızlatıyor, dizlerim bağını çözüyor.

Hiç konuşmadım, tanımadım adını,
Ama bakışları kalbime yazdı ismini.
Hayran bırakan bir güzellik, ulaşılmaz bir rüyam,
Baktıkça hislerim kabarıyor, içimde bir fırtına.

Kimsin sen, ey meçhul güzel?
Neden kalbim sana bu kadar bağlı?
Bir anlık bakış, sonsuz bir hasret,
Seni düşünmek, içimdeki sevdanın tek sebebi.

Belki hiç konuşmayacağız, belki hiç tanımayacağız,
Ama senin hayalin, kalbimi yönetiyor.
Güzelliğin, bakışların, auran... Hepsi benim,
Sonsuza dek senin hayranın, senin tutsağın.


Mehmet KEKLİK
Bu sayfayı paylaşın

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder