Dramatik bir yaşamı olan, Çilé Şemskanlı ailesinden Sofu Mehmet ile Zeynep’in kızıdır. Hicri:1311 (Miladi:1888 yılında Ermenistan’ın Başkent’i Erivan’ın kuzeyinde kalan Gümrü Şehrinin Tezekend Beldesinde ailenin ilk çocuğu olarak dünya geldi.
Daha 7 yaşında iken babası Sofi Mehmet’in yanında kur’an dersleri aldı. Oldukça güzel ve gösterişli fiziği sayesinde daha 15 yaşını bitirdiği sırada Sofu Seyyad oğlu Sani ile evlendirilmişti. Aslında Sofu Seyyad ile evlilik hikayeleri oldukça ilginçtir. Sofu Çileden yaklaşık 18 ile 20 yaş daha büyüktür. Çile daha 1 yaşında iken annesi Zeynep onu uyutup ekmek pişirmek için tandırın başında oturuken Çile ağlamaya başlamış, Zeynep o sırada orada bulunan Seyyad’a rica etmiş Çileyi beşikten al getir diye. Seyyad parmağını Çile’nin kundağı’nın ipine takarak getirip annesine verirken espri olsun diye Ne kadar küçük bir bebek doğurdun be yenge, çarığım bile bebeğinden daha büyük demiş.(Kundağ: bebeklerin uyurken içinde sarıldığı geniş, işlemeli veya sade bez parçası) Bunun üzerine Zeynep öyle olsun madem öyle diyorsun. Ama unutma Çile büyüyecek, çok güzel bir kız olacak, ve sen ona gönlünü kaptırdığında onu sana vermeyeceğim diyerek esprisi ne espri ile karşılık vermiş.
Meğer Cenab-ı Allah ikisinin de kaderini bir yazmış, Çile daha 11 yaşında iken gelişip serpilmiş, güzelliği , feraseti, ve ahlakı ile 20 yaşında bir genç kız intibası verir hale gelmiş. Bu yaşta onu istemeye gelenlerden biri kalkıp diğeri otururmuş, nihayetinde Babası Sofu Mehmet Ermeni'sinden, Rus’una, Yezidisin den Türkmen’ine kadar gelip Çileyi isteyenlerden kendini kurtarmakta güçlük çekiyormuş. Hatta yazın Elegez yaylasında iken zaman zaman Gerek Ermenilerin ve gerekse diğer kabilelerden insanlar yaylayı basıp Çileyi kaçırmaya yeltenmişler. Her defasında Sofu Mehmet Çileyi Kilim ve halılara Sararak yatak istifinin arkasına veya üstüne koyarak gizleyip onlara göstermezmiş. Hatta Sofu Mehmet yaylaya giderken veya yayladan dönerken çilenin güzelliğini gizlemek için yüzünü tencerenin is’i ile siyaha boyayıp yolculuk yapıyormuş.
Nihayetinde Sofu Mehmet işin sonunun iyi olmayacağını anlayınca tek çare olarak,öteden beri Çileye ilgi duyan ve hala bekar olan Seyyad’da vermeye karar verir. Seyyad’ın babası Sani akrabası Sofu Mehmet’ten Çileyi ister. Sofu Mehmet bunun çok uygun olacağını düşünerek, kardeşinin oğlu olan Seyyad’ı yaşı büyük olmasına rağmen çevirmeyerek kabul eder ve Çile’yi 15 yaşında iken verir. Çile 16 yaşında iken hem zihinsel hemde bedensel engelli ilk çocuğu Mirsevdin’i dünyaya getirir. 2 yıl sonra’da Ahmed’i ardından da Ayşe ve Hanife isimli kızlarını dünyaya getirdi.İşte kader böylece ilginç bir şekilde tecelli etmiş oluyordu.
Çile hayatını Seyyad ile 1917 yılına kadar Erivan’da geçirmiş, akabinde
9.tümenin Kafkaslardan çekilmesi ile Ermenistan,Azerbaycan ve Kafkasların
yönetimi Ruslara geçmişti. Bunu fırsat bilen Ermeniler Rusların da
desteğini alınca bölgedeki Müslüman Kürtlere eziyet etmeye, mallarını
gasp etmeye, kız ve kadınlarını rahatsız etmeye başladılar. Aile büyükleri
burada yaşamanın imkansız olduğunu anlayınca, göç etmeye karar verdiler
ve 1917 yılının Mayıs ayında hazırlıklarını tamamlayarak
Türkiye topraklarına göç ettiler. Uzun Meşakkatli ve yorucu yolculuktan
aylar sonra, önce Bitlis’in Tatvan İlçesinin Kotum (Küçüksu) köyüne, ardından
Patnos’un Kosa köyüne, bir müddet sonrada Muş’un Bulanık İlçesinin
Mescitli köyüne göç ettiler. Muhacir olarak geldikleri topraklarda
Ermenilerden boşalan köylere yerleşen sofi Seyad ve çile Bir
Müddet sonra Kekeli (kırkgöze) Köyüne göç ettiler. Sofu Seyyad’ın
erken vefatı üzerine Çilé için hayat’ın bütün yükü çekilmez
hale gelmişti. Zaman Zaman Kardeşi Abdulhadi bazen de Sofu Seyyad’ın amcaları kendilerine yardım eli uzattılar ancak, bu durum
onların yaşama şartlarını bir türlü iyileştiremedi.
Bütün yük Çile ile küçük oğlu Ahmed’in sırtında idi. Çünkü Büyük oğlu Mirsevdin
doğum esnasında geçirdiği havale nedeni ile ancak ayakta yürüyebiliyordu.
Kızlarından Ayşe ise amcasının oğlu Hasan ile yaptığı evlilikten bir yıl
sonra hayatını kaybetmişti. Çile diğer kızı Hanifeyi’de erken yaşta
evlendirdikten sonra Ahmed ve Mirsevdin ile beraber yaşamaya başladı.
Ahmed hem medrese eğitimi alıyor hem de bir yandan ailesine bakıyordu. Bu arada
Oğlu Ahmedi evlendiren Çile, ekonomik sıkıntılar nedeni ile burada yaşama
şanslarının hiç olamayacağını düşünerek, Adana’ya pamuk
tarlalarında çalışmaya gitmeye karar verdi ve oğulları Mirsevdin ve
Ahmed’i yanına alarak 1946 yılında Adana’ya göç etti.
Adana’da çalışma fırsatı buldular ancak alışık olmadıkları güney sıcağı
ve salgın hale gelen sıtma hastalığından dolayı çocuklarını yanına
alarak 1949 yılının sonlarına doğru Adana’dan ayrılarak, Meyafarqin’e
(Silvan) göç ettiler. Ancak burada da bir süre sonra yaşam şartlarının
gerek ekonomik gerekse iklimsel bakımından uygun olmaması nedeni ile 1950
yılında Bitlis’in Güroymak (Norşin) ilçesine taşınarak Seydayé Tağe’nin
oğlu Şeyh Masum’un dergahına sığınarak hem dergah’a hizmet ederek geçimlerini sağladırlar. Bu vesile ile Ahmed’in medrese eğitimini burada tamamlamasını sağlanmış oluyordu.
Burada 1961 yılına kadar hizmet ettiler, Ahmed'in evliliğinden bir çocuğu oldu ancak kısa süre sonra çocuk hayatını kaybetti. Bundan sonra Ahmed ne ilk eşinden ne de ikinci eşinden çocuk sahibi olamadı. Mirsevdin ise evlenecek veya aile bakacak sağlık ve sıhhat’te değildi. Yani özet olarak, Küçük yaşlarda evlendirilen Çile hayatın bunca acımasızlığı karşısında hiçbir zaman isyan etmedi hep Allaha şükretti. Ancak çok istediği torun sevgisi yaşayamadı. Ömrü hep yoksulluk ve göçler ile geçti.
Nitekim Çile Norşin’den ayrılarak 1961 yılında Hoca Ahmed’in Muş’un Bulanık ilçesinin Piran köyüne imam olması ile buraya göç etti. 28 Şubat 1965 yılında vefat eden kardeşi Abdulhadi’nin Cenazesi sırasında yaktığı ağıtları hala dillerde dolaşır. 1971 yılında Bulanık’ın Söğütlü köyüne taşındıklarında artık Çilé 78 yaşına gelmişti. Gösterişli ve narin endamı, dillere destan güzelliği artık hayatın acımazsızlığı karşısında direncini yitirmişti.
Dayanacak gücü kalmayan Çile yataklara düştü ve Hayatın azgın girdabında
yalnızlığın, çekilmez hüznünü hayatı boyunca çekti. Hayatının
ilkbaharında, hüzün ve yokluğun gelini olmuş, yazın güzelliklerinin tadına
varamadan sonbaharın damla damla toprağa işlediği dönemde
gerçekleştiremediği hayallerini de yanına alarak 1971 yılının
Kurban bayramında herkesin huzurunda kelime-i Şahadet getirerek
hayata veda etti.
Derleme:Mehmet KEKLİK
Kaynak Kişiler:
1-F.Ayhan
2-Kazım
Keklik
3-A.B.Keklik
4-Z.Rende
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder