BURSA'DA ÖLÜMSÜZ BİR AŞK




Takvimler 1947 yılının Haziran ayını gösterdiğinde, Bursa Ulu Cami’nin serin avlusu, iki genç insanın kaderini ebediyen değiştirecek bir bakışa tanıklık etti. Marangoz çırağı İbrahim, o an Birsen’i gördü. Bu, sıradan bir bakış değildi; ruhların birbirini tanıdığı, ömür boyu sürecek derin bir hasretin ilk kıvılcımıydı. Bir anlık göz teması, İbrahim’in yüreğinde sönmeyen bir ateşe, Birsen’in ise sessiz bir özleme dönüştü.

O dönemde İbrahim on sekiz yaşındaydı. Yetim, yoksul ve kimsesiz bir genç olarak, Bursa’nın dar sokaklarında marangozluk yaparak hayata tutunmaya çalışıyordu. Birsen ise aynı mahalle olan Pınarbaşı’nın mütevazı, temiz kalpli bir kızıydı. Bakışmalarla başlayan bu tanışıklık, zamanla Pınarbaşı’nın ıhlamur kokulu sokaklarında, Setbaşı’nın eski taş köprüsünde ve Muradiye bahçelerinin serin gölgelerinde fısıltılı sohbetlere, titreyen el ele tutuşmalara evrildi. İbrahim’in yorgun omuzları talaş tozuyla kaplıyken, geceleri yastığı Birsen’in hayaliyle doluyordu. Birsen’in varlığı, onun için hem en büyük teselli hem de en derin acının kaynağı hâline gelmişti.

Ne var ki, toplumsal sınıf farkı ve katı aile gelenekleri, bu masum ve saf sevgiye izin vermedi. İbrahim, ustası ve hanımının desteğiyle cesaretini toplayıp Birsen’in ailesinin kapısını resmî olarak çaldı. Ancak Birsen’in babasının yanıtı kesindi ve acımasızdı: “Anası babası belirsiz birine verecek kızım yoktur.” Bu ret, İbrahim’in kalbinde derin bir yara açtı; sessiz bir yangın gibi içini kemirmeye başladı. Aileler arasında yükselen aşılmaz duvar, iki gencin birbirine duyduğu sevgiyi toplumsal normların ezici ağırlığı altında bıraktı.

İbrahim, bu acıya rağmen Bursa’yı terk etmedi. Her sabah atölyeye giderken testerenin ritmik sesinde Birsen’in adını, yonttuğu her tahta parçasında ise onun elinin sıcaklığını hissediyordu. Ancak kader, acımasız bir viraj daha çizdi. İbrahim askere çağrıldığında, Birsen aynı mahalleden Avni Bey ile evlendirildi. Düğün, Kurban Bayramı’nın üçüncü gününe denk gelmişti. İbrahim askerden döndüğünde ise her şey bitmişti. Artık ne Birsen’e kavuşma umudu kalmıştı ne de kalbinin yaralarını saracak bir teselli.


O günden sonra İbrahim bir daha hiç evlenmedi. Ömrünü, 1947 yılının o Haziran sabahındaki ilk bakışa adadı. Yalnızlık ve hasret, bedenini yavaş yavaş tüketti. 1957 yılının Nisan ayında, henüz yirmi sekiz yaşındayken mide kanseri nedeniyle kimsesiz bir hâlde hayata veda etti. Geride bıraktığı tek emanet, ustasının hanımına teslim ettiği ve Birsen’e yazdığı veda mektubuydu. Bu mektup, zamanın tozuna rağmen hâlâ canlılığını koruyan, yasak bir aşkın en samimi ve en acılı itirafı olarak tarihe geçti. 

İşte İbrahim'in Veda Niteliğindeki Mektubu;



Birsen…

Ulu Cami’nin avlusundaki şadırvandan yazıyorum sana bu satırları. Şadırvanın serin suları, yıllar önce olduğu gibi hâlâ aynı ritimle akıyor; fakat bu kez yanımda sen yoksun. O eski günlerde ezan vakti geçsin diye burada oyalanır, sessiz bakışlarımızla birbirimize sarılırdık. Şimdi ise bu taşların soğuğu bile seni fısıldıyor; her damla, adını haykırıyor. Sen yoksun ve dünya, o yokluğunla bomboş.

Belki bu mektubu eline aldığında ben çoktan toprağın derinliklerinde, kimsesiz bir mezarda yatıyor olacağım. Ama gitmeden önce, içimdeki yangını dökmeden, sana son bir kez seslenmeden bu fani dünyadan ayrılamazdım. Biliyor musun Birsen, bazı sözler mezara sığmaz; bazı sevgiler ise ne zamana ne de ölüme boyun eğer. Bizimki işte öyle bir sevda idi.

Hatırlıyor musun o mübarek Haziran’ı, 1947 yılını? Öğle ezanı okunurken elinde bir avuç yemle güvercinlere tebessüm ediyordun. Güneş, saçlarına altın bir taç gibi dökülüyordu. O an sadece baktım. Ruhumun en derin yerinden sana doğru bir köprü kuruldu. Ertesi gün yine geldim. Sonra bir daha… Ta ki bir ikindi vaktinde sen de bana bakana, gözlerin gözlerimde demir atana dek. O bakış, ömrümün en büyük kaderi oldu.

Ardından konuşmaya başladık. Setbaşı’nın eski taş köprüsünde rüzgârla dans eden yapraklar gibi, Pınarbaşı’nın ıhlamur kokulu dar sokaklarında, Muradiye bahçelerinin serin ve huzurlu gölgelerinde… İlk kez elini tuttuğumda ikimizin de parmakları titriyordu. Benimki daha çok. Meğer aynı mahallenin çocuklarıymışız; sen Pınarbaşı’nda, bizim iki sokak yukarısında oturuyormuşsun da haberimiz yokmuş. Kader, bizi birbirimize bu kadar yakınlaştırıp sonra bu kadar acımasızca ayıracaktı.

Ben marangoz çırağıydım. Babamı küçükken toprağa vermiştim. Annem evlenip başka bir şehre, küçük kız kardeşimle gitmişti. Üvey babam beni istememişti; ben de onu. Ustam merhamet etti, atölyenin arkasına küçücük bir oda yaptı. Yorganım hep talaş kokardı, yastığım ise senin hayalinle dolup taşardı. Kimsesizdim; fakat sen hayatıma girince o kimsesizlik bile anlam kazandı, bir şaire dönüştü.

Bir gün daha fazla dayanamadım. Ustam ve hanımını yanıma alıp resmî olarak kapınıza geldim. Elimde yüzük değil, ustamın şeker kutusu ve titreyen ellerimde bir demet çiçek vardı. Babanın sözleri kalbime hançer gibi saplandı: “Anası babası belirsiz bir marangoz çırağına verecek kızım yoktur.” O an dizlerimin bağı çözüldü. Yıkılmadım belki, ama içimde sessiz, derin ve kimsenin işitmediği bir feryat koptu. Sadece yandım. Hem de en şiddetli ateşle…

Hâlâ umutluydum. Çünkü daha birkaç gün önce Muradiye bahçesinde gözlerimin içine bakıp “Sensiz bir ömür düşünemem İbrahim” demiştin. Sesin kulaklarımda, sözlerin yüreğimde hâlâ yankılanıyor. Ama kader başka türlü yazılmıştı. Ailelerin duvarı, toplumsal sınıfın ezici ağırlığı ve geleneklerin soğuk eli, bizim masum sevdamızı ezip geçti.

Reddedilince Bursa’yı terk etmedim. Seni bırakıp gidemezdim. Her seher vakti marangozhaneyi açtığımda testerenin iniltisinde adın çınlıyor, yonttuğum her tahtada parmaklarının sıcaklığını hissediyordum. Seni düşünmek, acımı hem çoğaltıyor hem de ayakta tutuyordu.

Askere gittiğim günlerde baban seni aynı mahalleden Avni Bey’e verdi. Düğünün Kurban Bayramı’nın üçüncü günü yapılmıştı. Bu haberi aldığımda gecelerim uykusuz, gündüzlerim karanlık geçti. Ustam “Oğlum, kendini harap ediyorsun” dese de ne içimdeki yangını söndürebildim ne de kanayan yaramı sarabildim.

Hatırlıyor musun? Muradiye’deki o ulu çınarın altında otururken dalına konan bülbüle bakıp demiştin ki: “Keşke bir bülbül olsam, hep senin omzuna konsam. Gittiğin her yere beni de götürsen…” O sözler hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Ne yazık ki ben gidiyorum ve ama sen omzumda olmayacaksın. Allah ömrümü benden alıp sana verdi diye bahtiyarım; çünkü sen yaşayacaksın.

Ustamın hanımından duydum; düğün günü evden çıkarken çok ağlamışsın. Ruhum benim… O gözyaşların hâlâ içimi dağlıyor. Ağlamak hiçbir şeyi değiştirmedi. Bizim sevdamız kavuşmak için değil, yanmak, tükenmek ve yine de sönmemek için yazılmıştı.

Üç evladın olduğunu söylüyorlar. Allah hepsine uzun ömür versin. Hiçbirine benim adımı verememişsin. Nasıl vereceksin ki… Bazı isimler boğazda düğümlenir, bazı hatıralar ise dile getirilemez. Sen sadece benim adımı kalbinde, en derin yerinde sakla Birsen.

Askerden döndükten sonra bir daha iflah olmadım. Mide ağrıları başladı, doktorlar “kanser” dedi. Ustamın atölyesindeki o küçücük odada talaş yonttum, hastane köşelerinde acıyla kıvrandım. Ama seni düşünmekten, seni sevmekten bir an olsun vazgeçmedim. Çünkü senden başka kimsem, senden başka yuvam yoktu. Her sabah ezan vakti gözümü açtığımda ilk seni andım; her gece yattığımda son seni düşündüm.

Şimdi 1957’nin Nisan’ı… Doktorlar “Son günlerin” diyor. Ustamın hanımı başucumda bekliyor. Senden helallik dilemeden, sana son kez seslenmeden gitmek istemedim. Bu mektubu ona verdim; bir şekilde sana ulaştıracağına dair söz aldım.

Ruhum benim… Kalbimin tek ve ebedî sahibi. Bu dünyada sana yâr olamadım. Ama yemin ederim, her kestiğim tahtada sen vardın. Talaşın kokusu sen oldun, çivinin izi sen, çekicimin her darbesi senin adınla yankılandı. Allah’a tek bir dua ettim: “Onu benden önce alma. Çünkü yokluğuna dayanamam. O güvercinlere yem veren eller üşümesin, o güzel gözler yaşarmasın.”

Şimdi senin de hasta olduğunu söylüyorlar. Ne olur biraz daha dayan ruhum. Evlatlarını büyüt, onlara sevgiyle sarıl. Belki bir gün, bu dünyanın bittiği, acıların tükendiği bir yerde, kimsenin ayıramayacağı bir bahçede buluşuruz. Babanın “Marangoz çırağına verecek kızım yoktur” dediği bu diyarda kavuşamadık; bari ahirette olsun. Hem senin olmadığın bir cenneti ben neyleyeyim?

Çeyiz sandığını ara sıra açmayı unutma. Kendi ellerimle yaptığım o tahta bülbül hâlâ orada duruyor. Gagasında bir damla gözyaşı, kanadında sana söyleyemediğim bütün sözler, özlemler ve hasretler… Ve ben, hâlâ o bülbülün içinde seni bekliyorum. Kanatları kırık, kalbi paramparça, ama sevdası dimdik ayakta.

Ulu Cami’nin avlusuna yolun düşerse, şadırvanın yanındaki güvercinleri seyret. Aralarında biri topal, biri tek gözlü iki tane var. Hiç ayrılmazlar; yem tanesini bile bölüşürler. Onlar biziz ruhum benim. Bir ömür boyu el ele tutuşmak isterken yarı yolda bırakılan, yaralı ama birbirinden kopamayan iki ruh…

Bazı aşklar bitmez Birsen. Sadece şekil değiştirir; bir ıhlamur kokusu olur Pınarbaşı sokaklarında, bir tahta yongasına siner, eski bir sandığın içinde sessizce nefes alır. Bazı acılar dinmez; dua olup göğe yükselir, ezan vakti avluya iner. Ve bazı insanlar ölmez. Tıpkı seni kendinden, canından, ömründen bile çok seven İbrahim gibi…

Hoşça kal kalbimin ebedî sahibi. Hakkını helal et ruhum. Ve eğer ahirette bile seni bulamazsam, yemin ederim, cennetin kapısında oturur, o topal güvercinin beklediği gibi sonsuza dek seni beklerim.

Seni unutmadan, unutulmadan, Anasız, babasız, tek varlığı sen olan İbrahim

İbrahim'in vefatından 19 yıl sonra Birsen'de veda ettiğinde;

Takvimler 1976 Şubat’ını gösteriyordu, Bursa adeta nefesini tutmuştu. Lapa lapa yağan kar, şehrin üzerine kalın, sessiz bir örtü sererken, sanki bütün bir âlem o yarım kalmış, tarifsiz acıya ortak oluyordu. Gökyüzü, iki âşık gönlün kavuşamayan kaderine dayanamamış gibi usulca ağlıyordu. Beyaz taneler, Ulu Cami’nin kubbelerini, Setbaşı’nın taş köprülerini, Pınarbaşı’nın eski evlerini ve Muradiye’nin çınarlarını ağır ağır örterken, adeta bütün Bursa bu büyük aşkın matemine bürünmüştü. Rüzgâr bile daha yavaş esiyor, sokaklar daha derin bir sessizliğe gömülüyordu.

Birsen’in vefatından birkaç gün sonra, göz yaşlarıyla ıslanmış, yaşlı ve titrek eller o eski, yılların yükünü taşıyan çeyiz sandığını açtı. Sandığın kapağı açılırken çıkan o eski, hüzün kokan gıcırtı, adeta zamanın iç çekişi gibiydi. En derin katmanında, karanlığın ve unutulmuşluğun içinde yıllarca beklemiş, zamanın acımasızca sararttığı, kenarları kırılganlaşmış bir kâğıt parçası çıktı ortaya.

Bu İbrahim’in mektubuydu…

O incecik, sararmış kâğıdın üzerinde, titrek bir kalemle, adeta son nefesini verirken yazılmış gibi duran tek bir cümle vardı:

“Bir gün kavuşacağız… Buna inanıyorum.”

Sadece bu Cümle Yüreklerin derinine indi.

Ama kavuşamadılar.

Ne o ilk bakışın yakıcı ateşi söndü, ne de o derin, kemiklere işleyen sızı dindi. İbrahim çok önce toprağa karışmıştı; şimdi Birsen de onun yanına gitmişti. Aralarında kalan tek köprü, o incecik, zamanın kemirdiği sararmış kâğıt parçasıydı. Bir ömür boyu süren ayrılığın, hasretin ve sessiz çığlıkların tek şahidi.

O gece yağan kar, sanki gözyaşlarını silmek, bu acıyı örtmek ister gibiydi. Ama nafile… Kar, ne kadar çok yağarsa yağsın, ne o yangını söndürebildi, ne de o derin yarayı kapatabildi. Aksine, bu büyük aşkı, tarihin beyaz, soğuk sayfalarına usulca gömdü. Geriye kalan ise sadece bir iç çekiş, bitmeyen bir özlem, hiç dinmeyecek bir hüzün ve iki ruhun birbirine uzanan, ama asla kavuşamayan gölgeleriydi.

Bazı aşklar vardır ki, ne zaman ne de ölüm onları bitirebilir. Onlar, karın altında bile nefes almaya devam eder; sessizce, acıyla, ama inatla… Tıpkı İbrahim ile Birsen’in aşkı gibi.


Komşuları Rabia Abla’nın Ağzından Birsen Ve İbrahim'in hikayesi

Birsen… Ah Birsen’im…

O, İbrahim’i canından, ruhundan daha çok severdi. Lakin kader, iki yaralı gönlün birleşmesine razı olmadı. Babasının ağır baskısı altında, Avni ile evlendirildi. Dışarıdan bakan herkes, tertemiz bir yuva, gülümseyen çocuklar, düzenli bir hayat görürdü. Ama biz komşuları, o incecik perdelerin arkasında saklanan gerçeği bilirdik.




Kalbinin en kuytu köşesinde İbrahim, ömrünün sonuna kadar yaşamaya devam etti.

Ne zaman bir sohbet sırasında adı anılsa, gözleri birden uzaklara dalardı. Bakışları bulutlanır, sesi titrek bir fısıltıya dönüşürdü: “Ruhum benim…” derdi kendi kendine. O anda yüzüne çöken tarifsiz hüzün, o derin acı… Yıllar geçmiş, saçları ağarmış, torunlar kucağına doluşmuş olsa bile, o ilk aşkın ateşi hiç sönmemişti. Aksine, zamanla daha da içten, daha da acılı bir kor halini almıştı.

Ara sıra, kimsenin olmadığı saatlerde eski çeyiz sandığını açardı. En dipte, yılların tozuna ve hüznüne bulanmış o tahta bülbülü çıkarırdı. Parmak uçları titreyerek okşar, gagasına, kanatlarına dokunurdu. Gözleri dolar, sessizce, kimseye belli etmeden ağlardı. Biz görürdük… O bülbülün içinde İbrahim’in hâlâ yaşadığını, her nefeste, her seher vakti okuduğu dualarda onu yaşattığını görürdük.

Birsen’in ömrü boyunca taşıdığı en büyük sır, aynı zamanda en büyük sevgisiydi. Dışarıdan güçlü, sabırlı, metanetli bir kadın gibi görünürdü; ama için için, her gece İbrahim’le yanardı. O ateş hiç dinmedi.

Ve biz komşuları… çok iyi bilirdik ki, onun kalbinin derinliklerinde İbrahim hiç ölmedi. Toprağa karışana kadar da, ondan sonra da yaşadı o aşk.

acıyla, derin bir iç çekişle;

Yazık oldu… Çok yazık oldu bu iki yaralı gönüle gerçekten yazık oldu.…

Bazı sevgiler, ne yazık ki, sadece acıyla anılır.


Derleyen:Mehmet KEKLİK


Bu sayfayı paylaşın

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder