BULANIK VE KEKELİ’YE VEFA MEKTUBU



Doğduğum Topraklara, İlk Çocukluğuma ve Unutamadığım Memleketime…

Sevgili Bulanık, Sevgili Kekeli…

Bu mektubu yazmak için neden bu kadar uzun beklediğimi hâlâ tam olarak bilemiyorum. Belki hayatın insanı nasıl savuracağını önceden kestirmenin imkânsızlığından; belki çocukluğumun geçtiği topraklardan ayrıldıktan sonra yılların birbirini sessizce kovalamasından; belki de insanın kimi borçlarını ancak zamanın süzgecinden geçtikten sonra, kendi hayatına geriye dönüp bakabildiğinde ödeyebileceğinden…

Bugün geride bıraktığım yola baktığımda görüyorum ki, ömrümün en uzun yolculuğu aslında doğduğum yerden ayrıldığım gün başlamış. Ne kadar uzaklara gitmiş olursam olayım, o yolculuğun ilk durağı hiç değişmedi: Bulanık ve onun bağrındaki Kekeli.

Bugün sana bir tarihçi, bir araştırmacı ya da bir yazar olarak değil; senden doğmuş bir çocuk olarak yazıyorum. Çünkü Bulanık’a ve Kekeli’ye söyleyeceklerim kitaplardan öğrenilmiş bilgiler değil. Ben senin toprağını çocuk ayaklarımla tanıdım. Senin suyunu içtim, çimenlerinde koştum, dağlarına baktım, ovalarında çocukluğumu yaşadım. Hayatım boyunca taşıdığım en değerli miras, senin bana emanet ettiğin o ilk çocukluk yıllarıdır.

İlk Anne Sütümün Tadını Aldığım Toprak

Sevgili Bulanık… Ben burada doğdum. Burada annemin kucağında dünyayı tanımaya başladım. İlk anne sütümü burada içtim; ilk kez burada annemin yüzüne baktım; ilk kez burada bir annenin sıcaklığının ne demek olduğunu öğrendim. Henüz dünyayı tanımadığım günlerde sen benim için bütün dünyaydın. O zamanlar dünya, birkaç kilometrekarelik bir coğrafyadan ibaretti belki: bir ev, bir avlu, bir yol, bir çeşme, bir tarla, bir dağ, bir köy… Çocuk aklıyla bilmiyordum ki, insanın dünyası bazen küçücük bir coğrafyanın içine sığar; ve o küçücük dünya, insan büyüdükçe bütün bir ömre dönüşür.

İlk Adımlarımın Tanığı

Ben senin toprağında emekledim, ayağa kalkmayı öğrendim, ilk adımlarımı attım. Belki o günlerde yere düşerken dizimin acısına ağlıyordum. Şimdi ise yıllar sonra düşünüyorum: Keşke o günlere geri dönebilseydim. Keşke yeniden küçük bir çocuk olabilseydim; o topraklarda bir kez daha yalınayak koşabilseydim; çocukluğumun o saf ve hesapsız mutluluğunu yeniden yaşayabilseydim. Çünkü çocukluk, insanın mutluluğun kıymetini bilmeden mutlu olduğu tek dönemdir. Ne para düşünür çocuk, ne gelecek, ne geçim derdi, ne hayat mücadelesi… Bir avuç toprak, bir çeşmenin suyu, bir parça ekmek, bir avuç meyve, bir arkadaş, bir oyun ve geniş bir ova yeter ona. Ben o mutluluğu Kekeli’nin kırlarında, dağlarında ve ovalarında yaşadım.

Kekeli… Sana Ayrı Bir Sözüm Var

Çünkü sen benim için Bulanık’tan da öte bir şeysin. Sen çocukluğumun evi oldun. Bugün adını söylediğimde bile içimde başka bir kapı açılıyor. Eski günlerin sesleri geliyor: çocukların sesleri, kuzuların melemeleri, çeşmeden akan suyun sesi, uzaklardan gelen insanların konuşmaları, tarlalarda çalışanların sesleri ve baharın o kendine özgü kokusu… Bütün bunlar, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ bana ulaşıyor. Sanki zaman, yaşanan yılları bir kenara bırakıyor ve ben yeniden çocuk oluyorum.

Yıllar önce yazdığım bir şiirde şöyle demiştim:

Baharda pırıl pırıl ışıldayan güneşini Berrak akan suyu ile Ziyaret Çeşmesi’ni Yemyeşil Çimel Düzü’nde kuzu sesini Oturup dinlemeyi çok özledim ey Kekeli.

Bugün bu mısraları yeniden okuduğumda, bir şiirden çok, bir çocuğun memleketine duyduğu özlemi görüyorum. Çünkü insan bazı şeyleri ancak kaybettikten sonra anlamaya başlar. O zamanlar sıradan görünen bir çeşme, yıllar sonra hatıranın en değerli parçasına dönüşür. Üzerinden geçtiğimiz toprak yol, özlenen bir memleket yoluna; çocukken önemsemediğimiz bir kuzu sesi, dünyanın en güzel müziğine dönüşür. İnsan anlar ki memleket bazen bir yer değil, seslerden oluşan bir hatıradır.

Atom Dağı’nda Çayır Biçen Çocuk

Kekeli’nin dağlarını unutabilir miyim? Atom Dağı’nı… Çocukluk hafızamda o dağın ayrı bir yeri vardır. Şiirimde şöyle yazmışım:

Atom Dağı’nda tırpan ile çayır biçmeyi, Cemo Çeşmesi’nden tas ile su içmeyi, Ağcaören’de kavun, karpuz yemeyi Dünyayı verseler değişmem ey Kekeli.

Şimdi düşünüyorum: Bir çocuk için dünya ne kadar güzelmiş. Bir tırpan, bir çayır, bir çeşme, bir tas su, bir kavun, bir karpuz ve uçsuz bucaksız bir yaz günü… Bugün dünyanın bütün imkânlarını önümüze koysanız, insanın çocukluğunda yaşadığı o birkaç saati geri getirebilir misiniz? Getiremezsiniz. Çünkü çocukluk satın alınamaz; kaybolan zaman geri getirilemez. Ve insanın çocukluğunun geçtiği toprakların değeri de tam burada ortaya çıkar.

Cemo Çeşmesi’nin Suyu

Cemo Çeşmesi… Bir çocuk için yalnızca su içilen bir yerdi belki. Ama bugün benim için geçmişe açılan bir kapıdır. O çeşmeden tasla içilen suyun tadını yeniden bulabilir miyim? Belki hayır. Çünkü o suyun içinde yalnızca su yoktu; çocukluğum, saflığım, ailem, köyüm, mutluluğum ve hayatın henüz beni yormadığı günler vardı. İnsan büyüdükçe suyun tadı değişmez aslında; insanın kendisi değişir.

Ağcaören’in Kavunları, Karpuzları

Ve Ağcaören… Kavunları, karpuzları… Çocuklukta yenilen bir karpuzun tadını yıllar sonra neden hiçbir karpuz veremez? Çünkü mesele karpuz değildir. Mesele, o karpuzun hangi yaşta, hangi insanlarla, hangi toprakta ve hangi duyguyla yenildiğidir. Bir çocuk için bir dilim karpuz bütün bir mutluluk olabilir. Bugün sofralarda sayısız nimet bulunabilir; fakat insanın çocukken yediği o karpuzun tadı bir daha gelmez. Çünkü o tadın içinde geçmiş vardır.

Çamurlu Yollarını Bile Özledim

Kekeli… Şimdi sana itiraf edeyim: Bir zamanlar belki şikâyet ettiğimiz çamurlu yollarını bile özledim. Şiirimde şöyle demişim:

Ayazını, karını, yağan yağmurunu, Çamurlu yollarını, kerpiç duvarlarını, Ziyaret Çeşmesi’yle Başkes Tepesi’ni Nasıl özlediğimi anlatamam ey Kekeli.

Gerçekten de anlatamam. Çünkü insan bir yerden uzaklaştığında, orada sevmediği şeyleri bile özlemeye başlar. Kışın ayazı, karın soğuğu, yağmurun çamura çevirdiği yollar, kerpiç duvarlar… Bugün bunların her biri benim için birer hatıra müzesi gibidir.

Sonra Hayat Bizi Savurdu

Sevgili Bulanık, Sevgili Kekeli…

Burada sana karşı mahcubiyetimi söylemek istiyorum. Ben seni unutmadım. Ancak sana gerektiği kadar gelemedim; vefa borcumu zamanında ödeyemedim. Bunun nedeni sevgisizlik değildi; hayattı. Babamın memuriyeti nedeniyle ailemiz farklı illerde yaşamak zorunda kaldı. Hayat bizi bir yerden başka bir yere taşıdı: yeni şehirler, yeni evler, yeni insanlar, yeni geçim mücadeleleri… Ve yıllar birbirinin ardından geldi. Çocukluğumun o güzel dünyasından uzaklaştım. Önce başka bir yere gittik, sonra başka bir yere… Derken çocukluk geride kaldı. Gençlik geldi; ardından hayatın sorumlulukları, geçim mücadelesi, aile, iş ve insanın farkına varmadan tükettiği yıllar… Bir baktım ki, Kekeli’ye dönmek için ayırabileceğim zamanlar da elimden kayıp gitmiş.

Vefa Borcumu Ödeyemedim

Bunun için senden özür diliyorum. Belki bir gün dönüp toprağına basmak, bir çeşmenin başında durmak, bir avuç toprağını elime almak, çocukluğumun geçtiği yerlere bakmak ve sessizce “Ben geldim” demek isterdim. Fakat hayat bazen insana yapmak istediklerini yaptırmaz. İnsan bazen memleketine gitmek için bile zaman ya da imkân bulamaz. Yıllar geçer; sonra dönüp arkasına baktığında bir ömrün ne kadar hızlı geçtiğini fark eder. Benim de içimde yıllardır taşıdığım şey işte budur: bir özlem, bir mahcubiyet, bir vefa borcu…

Fakat Seni Hiç Unutmadım

Bunu bil, Kekeli. Sana uğrayamamış, toprağına yeniden basamamış, çeşmelerinden su içememiş olabilirim. Ama seni unutmadım. Çünkü unutmak başka şeydir, uzak kalmak başka. Ben senden uzak kaldım; fakat seni içimden hiç çıkarmadım. Sen benim çocukluğumda kaldın; ben de seni hayatım boyunca içimde taşıdım. Ne zaman bir köy görsem seni düşündüm. Ne zaman berrak akan bir çeşme görsem Cemo Çeşmesi geldi aklıma. Ne zaman yemyeşil bir ova görsem Çimel Düzü’nü hatırladım. Ne zaman baharda gelincikler açsa, çocukluğumun kırları gözümün önüne geldi. Ve ne zaman geçmişimi düşündüysem, yolum dönüp dolaşıp yine sana çıktı.

İnsan Doğduğu Yere Borçludur

İnsan doğduğu toprağa neden vefa borcu hisseder? Çünkü insanı yalnızca ailesi büyütmez. Toprak da büyütür; sokaklar, komşular, dağlar, dereler, tarlalar büyütür. Çocuklukta görülen insanlar, duyulan türküler, konuşulan diller, oynanan oyunlar, yenilen meyveler, içilen sular… Hepsi insanın kişiliğinin görünmez parçalarını oluşturur. Bu nedenle memleket sevgisi yalnızca bir coğrafya sevgisi değildir; insanın kendi geçmişine duyduğu saygıdır. Benim Bulanık’a ve Kekeli’ye duyduğum sevginin temelinde de işte bu vardır.

Kekeli’nin İnsanları

Şiirimde bazı isimleri özellikle anmışım: Evdılhadi, Elbaki, Kerem, Tahir, Ehsan… Ve ardından şöyle demişim: “Hepsi birer Kekeli ahalisi, mert insan.” Bugün bu isimleri anmak benim için ayrıca önem taşıyor. Çünkü bir köyü köy yapan yalnızca evleri değildir; insanlarıdır. Köyün yaşlıları, gençleri, kadınları, çocukları; düğünleri, cenazeleri, bayramları, sofraları, dayanışması, komşuluğu ve birbirine “nasılsın?” diye sorması… İşte bunların tamamı bir köyün ruhunu oluşturur. Ve yıllar geçse de insanın hafızasında en uzun yaşayan şeylerden biri, insan yüzleridir.

Bir Gün Geri Dönersem…

Kekeli… Bir gün yeniden sana gelirsem, beni tanır mısın? Belki tanımazsın. Çünkü ben artık o küçük çocuk değilim. Saçlarıma yıllar düştü; yüzüme hayatın çizgileri yerleşti. Ama ben seni gördüğümde tanıyacağım. Çünkü sen benim hafızamda hâlâ ilk günkü halinle duruyorsun. Belki Ziyaret Çeşmesi’nin başında biraz dururum; belki Cemo Çeşmesi’nden su içerim; belki Atom Dağı’na bakarım; belki Başkes Tepesi’ni seyrederim; belki Çimel Düzü’nde sessizce yürürüm. Ve belki hiç konuşmam. Sadece dinlerim. Çünkü bazı yerlerde insanın söyleyecek sözü kalmaz; hatıralar konuşur.

Eğer Bir Gün Toprağına Basarsam…

O gün senden hiçbir şey istemeyeceğim. Ne geçmişi geri vermeni, ne çocukluğumu, ne gençliğimi, ne de kaybolan yıllarımı… Sadece beni affetmeni isteyeceğim. Çünkü sana gelmekte geç kaldım. Ama sevgimde geç kalmadım. Seni unutmadım. Ve seni yazmak için belki çok geç kaldım; fakat kalbimde seni yaşatmayı hiç bırakmadım.

Son Sözüm Sana Olsun

Sevgili Bulanık… Sen benim doğduğum yersin. İlk nefesimin şahidisin. İlk anne sütümün hatırasısın. İlk emekleyişimin, ilk yürüyüşümün, ilk koşuşumun, ilk mutluluklarımın ve ilk çocukluk hayallerimin toprağısın. Sen, benim hayatımın artık geri dönemeyeceğim o güzel çağının adısın.

Sevgili Kekeli… Sen ise o çocukluğun kalbisin. Dağlarınla, ovalarınla, çeşmelerinle, çamurlu yollarınla, kerpiç duvarlarınla, kuzularınla, çiçeklerinle, insanlarınla, düğünlerinle ve çocukluğumun gökyüzüyle… Seni seviyorum.

Belki yıllardır sana gelemedim. Belki Ziyaret Çeşmesi’nin başında oturup suyunu dinleyemedim; Cemo Çeşmesi’nden bir tas su içemedim; Atom Dağı’nda çocukluğumun izlerini arayamadım; Ağcaören’de bir dilim karpuz yiyemedim. Ama bunların hiçbiri seni unuttuğum anlamına gelmez. Çünkü bazı memleketler vardır; insan orada yaşamasa bile insanın içinde yaşamaya devam eder. Sen benim içimde yaşıyorsun. Ve hayat beni nereye savurmuş olursa olsun, hangi şehirlerde yaşatmış olursa olsun, kaç yıl geçmiş olursa olsun… Benim çocukluğumun kapısını çaldığımda karşıma hâlâ sen çıkıyorsun.

Bulanık… Kekeli… Doğduğum toprak… İlk çocukluğum… İlk mutluluğum… İlk hatıram…

Sana yıllar sonra, belki de gecikmiş bir şekilde söylüyorum: Hakkını helal et.

Ben senden uzak kaldım. Ama seni hiç unutmadım. Ve eğer insanın doğduğu toprağa duyduğu sevginin bir adı varsa, benim için o kelimenin adı:

VEFA’dır.

Mehmet Keklik

Bu sayfayı paylaşın

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder