Salına salına gelirsin… Ey endamına kurban olduğum, selvi boylum, cennet gülü gibi kokan yârim! Her adımında sanki dünya, ezelî bir saygıyla titrer; evren, bir anlığına diz çöker önünde ve zamanın kendisi, senin salınışının karşısında nefesini tutar. O narin salınışın, o büyüleyici endamın karşısında ben, dizlerimin bağı çözülmüş, iradem paramparça olmuş bir halde, içimde kopan fırtınalarla kalakalırım. Sen geçerken zaman donar; nefesim kesilir ve kalbim, bin yıllık bir yanardağ gibi lavlarını içime püskürtür. Bu püskürme, yalnızca bir tutku patlaması değil, varoluşumun en derin katmanlarında birikmiş bütün hasretlerin, bütün yorgunlukların ve bütün yenilgilerin bir anda yüzeye fışkırmasıdır. O an, ben artık bir insan değil, senin geçişinin yarattığı depremin enkazında kıvranan bir ruha dönüşürüm.
Her sabah yanımdan geçişin var ya gülüm… İşte o an, bir bakışınla beni yakar, kavurur, küllerimi savurursun rüzgâra! Zarafetine kurban olduğum o tek bakış, ruhumun en derin karanlıklarını parçalar; hem diriltir hem öldürür beni. Seni her görüşümde güneşim yeniden doğar, ama bu doğuş acımasızdır; çünkü ışığınla birlikte göğsümü yakan bir ateş de doğar. Kalbim deli gibi, zincirlerinden boşanmış bir at gibi çarpar, adeta göğsümü yarıp dışarı fırlamak ister. Ardından ise tarifsiz, ezici bir huzur çöker içime… Sanki bütün acılarım bir anda erir, ama bu eriyiş bile yeni bir ıstıraptır. Zira o huzur, gerçek bir dinginliğin değil, aşkın en zalim paradoksunun ürünüdür: Seni görmekle dirilmek ve aynı anda, o dirilişin geçiciliğini bilerek yeniden ölmek. Bu çelişki, ruhumda bir yara gibi sürekli kanar; her sabah aynı yarayı açar, her akşam aynı kanı kurutur.
Aldığım her nefeste bahar değil, senin varlığın dolar ciğerlerime; o koku, o aura, beni hem yaşatır hem yavaş yavaş zehirler. Suskun diline, tek kelam etmeyen dudaklarına bile meftunum. Kelâmına kurban olduğum o sessizliğin bile içimde koca koca fırtınalar koparır. Çünkü senin suskunluğun, sıradan bir sessizlik değildir; o, bütün sözlerin ötesinde, bütün itirafların üstünde bir varlık bildirisidir. O sessizlik, bana hem en derin teselliyi hem de en acımasız reddi fısıldar. Senin varlığınla dolup taşan kalbim, sensiz geçen her anda korkunç bir şekilde solar, kurur, çatlar. Yokluğunla geçen her günüm bana zindan olur; duvarları hasret demirinden, tavanı umutsuzluktan, zemini gözyaşlarımdan örülmüş, karanlık ve boğucu bir mezar. Karanlık dünyamda her yer sessiz bir mezara döner; ne bir ses, ne bir ışık, ne de bir teselli… Sadece derin, uğultulu, sonsuz bir boşluk ve içimi kemiren, her nefeste daha da büyüyen bir yangın kalır.
Ben yaşlı bir çınarım… Dallarım yorgun, gölgem upuzun ve ağır, köklerim toprağın en karanlık derinliklerine gömülmüş, fırtınalardan kırılmış bir ağaç. Sen ise körpe bir çiğdemsin; sabahımın ilk ve son aydınlığı, baharımın tek umudu, tek çiçeği. Seni kalbimin en derin, en kanayan yerine sakladım; gözümün nuru, ruhumun son ilacı oldun. Ama ey zalim çiğdem, yakma içimi bu narınla! Ateşine kurban olduğum o sıcaklığın, beni her geçen gün daha fazla tükettiğini, kemiklerime kadar işlediğini görme! Varlığınla dolup taşan kalbim, sensiz geçen her anda korkunç bir şekilde solar, kurur, çatlar. Yokluğunla geçen her günüm bana zindan olur; duvarları hasret demirinden, tavanı umutsuzluktan, zemini gözyaşlarımdan örülmüş, karanlık ve boğucu bir mezar. Karanlık dünyamda her yer sessiz bir mezara döner; ne bir ses, ne bir ışık, ne de bir teselli… Sadece derin, uğultulu, sonsuz bir boşluk ve içimi kemiren, her nefeste daha da büyüyen bir yangın kalır.
İçimde bu hasreti, bu devasa acıyı büyüten, besleyen, her sabah yeniden canlandıran ellerine kurban olduğum! Sen bilmeden, fark etmeden yarattığın bu aşk, benim varoluşumun hem en kutsal zirvesi hem de en dipsiz, en karanlık uçurumudur. Bu sevda, yaşlılığın yorgun çınarıyla gençliğin taze çiğdemi arasında yaşanan en trajik, en acımasız karşılaşmadır. Ben seni sevmekle hem dirilir hem bin kez ölürüm. Sen salına salına geçerken, ben içimde bin yıllık bir yangını, kimsenin görmediği, kimsenin duyamadığı bir cehennemi sessizce taşırım. Bir bakışın yeter bana… Bir gülümsemen bütün bir ömre bedeldir. Karşılık istemem, bir kelam dilemem. Sadece var olmanı, salına salına gelip geçmeni, kalbimi yakmanı isterim.
Çünkü seni sevmek, bu ömrün bana reva gördüğü en ağır, en yakıcı ve en soylu kaderdir. Ve ben, bu kaderin içinde yanmaya, kavrulmaya, yok olmaya razıyım… Hem de son nefesime kadar. Bu razılık, bir teslimiyet değil, bir seçimdir; aşkın en yüce ve en yıkıcı formuna bilinçli bir bağlılıktır. Senin varlığın, benim son baharım, son ışığım, son anlamım olmuştur. Ve ben, bu anlamın içinde erimeye, bu ışığın altında kül olmaya, bu baharın sonunda solmaya razıyım. Çünkü o soluş bile, seninle var olmuş bir ömrün en soylu, en trajik ve en unutulmaz finalidir.
Salına salına gelirsin, endamına kurban olduğum,
Selvi boylum, cennet gülü misali kokan yârim.
Her sabah yanımdan geçişin var ya gülüm,
Bir bakışınla yakar beni, zarafetine kurban olduğum.
Seni her görüşümde güneşim yeniden doğar,
Kalbim deli gibi çarpar ama içimi bir huzur sarar.
Aldığım her nefeste bahar dolar ciğerlerime,
Suskun diline bile meftunum, kelâmına kurban olduğum.
Ben yaşlı bir çınarım, gölgem uzun, dallarım yorgun,
Sen körpe bir çiğdem, sabahımın ilk aydınlığısın.
Seni kalbimin en derinine sakladım, gözümün nurusun,
Yakma içimi narınla, ateşine kurban olduğum.
Varlığınla dolup taşan kalbim, sensizlikte solar,
Yokluğunla geçen her günüm bana zindan olur.
Karanlık dünyamda her yer sessiz bir mezar,
İçimde bu hasreti büyüten ellerine kurban olduğum.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder