Aşağıdaki şiir, edebî bir kurmacadan ziyade, yaşanmış bir hayatın tanıklıkla kayıt altına alınmış izidir. “Zülfinaz” adıyla sunulan bu şiir, gerçek bir hayat hikâyesinden beslenmekte; toplumsal baskı, aile içi sessizlikler ve kadınların kaderle özdeşleştirilen acı yazgısı üzerine düşünmeye davet etmektedir.
Anlatı, bireysel bir dramı merkeze alsa da, yalnızca bir kişiye ait değildir. Aksine, geleneksel yapılar içinde görünmez kılınmış pek çok kadının ortak yazgısına temas eder. Bu bağlamda metin, kader kavramının ihtiyarî ve ızdırarî boyutları arasındaki gerilimi sorgularken, insan iradesinin sınırlarını ve toplumsal sorumluluğu da dolaylı biçimde tartışmaya açar.
Şiirin dili bilinçli olarak sade, akışı ağır ve tekrarlarla yüklüdür. Bu tercih, anlatılan hayatın kesintisiz acısını ve zamanla derinleşen yalnızlığını okura hissettirmek amacı taşır. Metin boyunca dramatik etki, abartıdan değil; suskunluklardan, bekleyişlerden ve söylenememiş sözlerden doğar.
“Zülfinaz”, bir isimden öte; bastırılmış bir sesin, yarım bırakılmış bir ömrün ve geç kalınmış bir merhametin sembolüdür. Bu şiir, bir ağıt yazma gayesiyle değil; unutulmaması gereken bir hayatın, edebiyat aracılığıyla onurlandırılması niyetiyle kaleme alınmıştır.
Okurdan beklenen, metni yalnızca estetik bir şiir olarak değil; aynı zamanda toplumsal bir hafıza çağrısı olarak değerlendirmesidir.
ZÜLFİNAZ
Yine akşam oldu.
Kapılar birer birer kapandı, ışıklar söndü.
Dışarıda rüzgâr, eski bir tanıdık gibi pencereme vuruyor.
İçeride ise sessizlik var;
yalnızlığım kadar derin, kaderim kadar soğuk.
Bir zamanlar bu sessizliğe alıştığımı sanırdım.
Oysa her akşam, her karanlık
acımı yeniden doğuruyor.
Sırdaşım dertler yine yanı başımda;
beni tanırlar: adımı, hikâyemi, susuşumu…
Acılar sinsice yaklaşır,
kör bir yılan gibi kalbime dolanırlar.
İnlerim bazen;
fakat kimse yaramı sarmaya yanaşmaz.
Çünkü bu dünyada
bir kadının içli sesi
çoğu zaman duyulmak istenmez.
Dağlarım karlıdır, geçit vermez bana.
Sanki dünya benden çoktan vazgeçmiştir.
Toprağım küsmüş, çiçek açmaz.
Lokman Hekim bile umut fısıldamaz artık.
İçimden bir ses der ki:
“Vakit geldi…
Bu defa doktor da kâr etmez.”
Biçare uzanırım hasta yatağıma.
Tavan, iniltilerimi sessizce dinler.
Umut tükenmiştir, gözüm kapıdadır;
kimse gelmez.
Ne bir ses,
ne bir nefes…
Yalnızlık, kaderimin son misafiri olur.
Ne bir ana vardır sarılacak,
ne bir baba saçımı okşayacak.
Bir oğlum, bir kızım da yoktur ki
“Anne” desin gözlerimin içine bakarak.
Ağlarım;
sesim duvarlara çarpar,
geri dönüp yüreğime saplanır.
Babam bana “Zülfinaz” demişti,
“Adın gibi zarif ol” diye fısıldamıştı.
Anam “Mavişim” derdi,
gözlerime bakıp gülümserdi.
O sıcaklıkla büyüdüm;
ama keder,
o ateşi yavaş yavaş söndürdü.
Gençliğim yoksulluğun gölgesinde geçti.
Bir sevdaya yelken açtım,
fırtınada kayboldu.
Bir gül gibi açtım,
zaman dikenlerimi bile kırdı.
Yüzüm gülmedi;
çünkü her gülüşüm
bir gözyaşıyla tamamlandı.
Şimdi bu odada,
yastığımın altında eski bir mendil var;
annemin kokusu hâlâ üzerinde sanırım.
Bir de küçük bir fotoğraf:
biricik yeğenim Mehmed’im.
Küçüktü, saçlarını ben tarardım;
şimdi uzaklarda bir hayatın içinde.
Elveda diyorum içimden…
Elveda hüzünlü mevsimler.
Elveda kanatları kırık kelebekler.
Elveda yarım kalmış hayaller.
Ve elveda, biricik yeğenim Mehmed’im…
Benden bir hatıra kalacaksa,
bu satırlardaki
yorgun nefesim olsun.
Yine akşam oldu.
Kapılar kapanıyor birer birer.
Bu kez içimdeki kapı da kapanıyor.
Ve Zülfinaz,
hüzünle yoğrulmuş bir ömrün ardından
sessizce çekiliyor bu dünyadan.
Mehmet KEKLİK
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder