Lütfen Kopyalamayınız. Bu içerik telif haklarıyla korunmaktadır. Yalnızca bu sayfadan okuyunuz ve içeriği Sosyal Medyanızda paylaşınız.

REYHAN



Bazı insanlar bu dünyadan sessizce geçer.
Ne büyük isyanlar bırakırlar arkalarında, ne de yüksek sesli hatıralar…
Ama bir ömür boyunca içlerine çöken ağırlık, nice bağırıştan daha derindir.

Reyhan da onlardan biriydi.

Hayatı boyunca başına gelenleri “kader” diye sustu;
kırıldığında sesini yükseltmedi,
incindiğinde dönüp bakmadı,
mutluluğu kapısından uğradığında ise çoğu zaman içeri alamadı.

Onun hikâyesi, bir insanın ne kadar sabredebildiğinin değil;
bir insanın ne kadar yalnız bırakılabildiğinin hikâyesidir.

Kimi zaman kötü şans dediler adına,
kimi zaman kara baht…
Oysa bazı hayatlar vardır ki, kaderle imtihan edilirken insanlarla sınanır.
Ve en ağır olanı da budur.

Reyhan, seçmediği bir yazgının içinde yaşadı.
Kendi iradesiyle olmayan nice yükü sırtlandı.
Gülmesi gereken yaşlarda sustu,
konuşması gereken anlarda içini içine gömdü.
Belki de en çok bu yüzden, onun sessizliği bu kadar ağırdı.

Bu satırlar;
geç kalmış bir merhametin,
yarım kalmış bir vefanın,
“Keşke”lerle dolu bir iç konuşmanın izlerini taşır.

Reyhan artık bu dünyada değil.
Ama adı, bu metinle birlikte suskunluktan kurtuluyor.
Bu yazı, onun yaşadıklarını değiştirmez;
ama unutulmasına da izin vermez.

Çünkü bazı hayatlar vardır…
Ancak anlatıldığında adalet bulur

Bu dramatik anlatının merkezinde, talihsizliğiyle öne çıkan Reyhan’ın yaşam öyküsü yer almaktadır. Halk arasında sıkça kullanılan “Kader bazen insana öylesine acımasız davranır ki, insan doğduğuna pişman olur” sözü, Reyhan’ın hayatını tarif etmek için adeta biçilmiş kaftandır.

Reyhan’ın ailesi, 1915 yılında Ermeni zulmünden kaçarak, Erivan topraklarında yer alan Gümrü şehrine bağlı Şirak kazasının bir köyünü terk etmek zorunda kalmıştır. Büyük zorluklar, yokluk ve türlü eziyetler içinde süren uzun bir göç yolculuğunun ardından, günümüzde Muş ilinin Bulanık ilçesine bağlı bir köye yerleşmişlerdir. Ailenin reisi Davut Efendi, bu dönemde bekârdır. Evlendikten sonra erkek evlat sahibi olmayı umut ederken, ardı ardına üç kız çocuğu dünyaya gelmiştir.

Annesi Gülşah’ın yeniden hamile kalması, Davut Efendi için büyük bir umut kaynağı olmuş; bu kez mutlaka bir erkek çocuğu sahibi olacağına inanmıştır. Ancak beklentilerin aksine, dünyaya gelen dördüncü çocuk da kız olmuş ve ona Reyhan adı verilmiştir. Bu durum, babada derin bir hayal kırıklığı ve öfkeye yol açmıştır.

Reyhan, gök mavisi iri gözleri, beyaz teni ve al yanaklarıyla dikkat çeken, sıra dışı bir güzelliğe sahiptir. On dört yaşına geldiğinde, uzun ve kömür karası saçları bu güzelliği daha da belirgin hâle getirmiştir. Öyle ki, edebi anlatılarda Yusuf’un Züleyha’sı ile kıyaslanabilecek derecede dillere destan bir endama kavuşmuştur. Ne var ki kaderin ironisi burada da kendini gösterir: Reyhan’dan sonra aileye Celal, Cemil ve Mustafa adlarında üç erkek çocuk daha katılmıştır. Bu durum, Davut Efendi’yi fazlasıyla memnun etmiş; ancak Reyhan’a karşı olan soğuk ve mesafeli tavrını daha da belirginleştirmiştir.

Buna karşılık annesi Gülşah, Reyhan’a derin bir sevgiyle bağlıdır. Kızına şarkılar söyler, her sabah saçlarını özenle tarar; kimi zaman örer, kimi zaman kurdelelerle süslerdi. Reyhan için annesi, hem bir sığınak hem de tek güven kaynağıydı.

Ancak Gülşah, çocuklarını büyütmeye çalışırken bir yandan da amansız bir hastalıkla mücadele etmekteydi. Kısa sürede ilerleyen bu hastalık sonucunda, henüz kırk altı yaşındayken hayata gözlerini yumdu. Annesinin ölümüyle birlikte, Reyhan’ın talihsiz kaderi yavaş yavaş şekillenmeye başlamıştır.

Gülşah’ın vefatından yalnızca dört ay sonra Davut Efendi, daha önce iki evlilik yapmış olan Kudret isimli bir kadınla evlenmiştir. Kudret, kısa sürede sergilediği davranışlar, kurduğu entrikalar ve ustaca yönlendirmelerle Davut Efendi üzerinde mutlak bir hâkimiyet kurmayı başarmıştır. Çocukları, babalarının gözünde adeta birer düşman hâline getirmiş; Reyhan başta olmak üzere tüm çocuklara karşı derin bir kin ve nefret beslemiştir. Bu süreçte çocuklar, yalnızca psikolojik baskıya değil, çoğu zaman babalarının eliyle uygulanan fiziksel şiddete de maruz kalmıştır.

Üvey annenin fitneleri, Reyhan’ın hayatında silinmesi mümkün olmayan bir trajedinin yaşanmasına da zemin hazırlamıştır. Kudret, on üç yaşındaki üvey oğlu Celal’in kendisine sarkıntılık ettiği yönünde asılsız bir iftirayı Davut Efendi’ye aktararak onu öfke nöbetine sürüklemiştir. Bunun üzerine Davut Efendi, oğlunu ahıra kapatmış ve bayılıncaya kadar acımasızca dövmüştür.

Reyhan durumu fark eder etmez amcasına haber vermiş, ancak her şey için geç kalınmıştır. Yarı baygın hâlde ahırdan çıkarılan Celal, temizlenip yatağa yatırılmış; ancak bir daha kendine gelememiştir. Ertesi sabah yalnızca birkaç kelime konuşabilmiş, halasına “Hala, gördün mü? Babam az kalsın beni öldürüyordu” dedikten yaklaşık iki saat sonra hayatını kaybetmiştir.

Olay muhtara bildirilmiş; muhtar, gördüğü manzara karşısında büyük bir şaşkınlıkla Davut Efendi’ye hesap sormuştur. Ancak aralarındaki yakın dostluk nedeniyle olay resmî kayıtlara farklı şekilde geçirilmiştir. İlk tutanak yok edilerek yerine, Celal’in ahırda hayvanları yemlerken bir atın çiftesine maruz kaldığı, ardından ürken hayvanların arasında kalarak ezildiği yönünde yeni bir tutanak hazırlanmıştır. Birkaç komşu şahit gösterilmiş ve bu tutanak jandarmaya sunularak olay örtbas edilmiştir.

Zaman ilerlese de üvey annenin çocuklara, özellikle de Reyhan’a karşı beslediği kin ve düşmanlık hiç azalmamıştır.

Yaşananlardan haberdar olan Reyhan’ın babası Davut Efendi, büyük bir öfke içinde Şemseddin Efendi’nin evine gitmiştir. Yanında taşıdığı silaha sık sık el atarak, “Neden bana haber vermeden kendi başınıza iş yapıyorsunuz?” diyerek tehditkâr bir tavır sergilemiştir. Ancak Şemseddin Efendi’nin kolay sindirilecek biri olmadığını bilen Davut Efendi, ileri gitmekten çekinmiş; sitemini ağırdan sürdürmüştür. Bu esnada Şemseddin Efendi daha fazla dayanamayarak şu sözlerle karşılık vermiştir:

“Beni iyi dinle enişte. Eğer iyi bir baba olsaydın, çocuklarını korurdun. Karının emrine girip evlatlarına yaptığın zulüm herkesin dilinde. On altı yaşındaki Reyhan’ı, senden bile yaşça büyük birine verdin. Artık sesini kes ve buradan defol git. Daha fazla konuşursan silahlar konuşur; sonuçlarına da katlanırsın.”

Bu sözler karşısında çıkış yolu bulamayan Davut Efendi, yaklaşık yarım saat sonra evi terk ederken, “Benim artık Reyhan diye bir kızım yok” demiş ve bir daha geri dönmemek üzere gitmiştir. Aradan geçen üç yılın ardından hayatını kaybetmiştir.

Üvey anne Kudret, Davut Efendi’ye üç kız çocuk dünyaya getirmiştir. Reyhan ise dayısı Şemseddin Efendi’nin himayesi altına girdikten sonra maddi açıdan bir nebze huzur bulmuş olsa da, ruhsal olarak derin bir çöküntü içindedir. Gün geçtikçe içinde bulunduğu girdap derinleşmiş; yaşadıkları onu yavaş yavaş bir bunalıma sürüklemiştir. Yirmi bir yaşına geldiğinde Reyhan, yaklaşık yüz yetmiş santimetre boyunda, dikkat çekici fiziği ve olağanüstü güzelliğiyle adeta bir estetik bütünlük hâline gelmiştir. Hitabeti ve insanlarla kurduğu iletişim, çevresindekileri kolaylıkla etkileyen güçlü bir auraya sahiptir.

Ancak hayatı boyunca maruz kaldığı eziyet, korku ve travmalar nedeniyle onun kahkaha attığına neredeyse kimse şahit olmamıştır. En mutlu anlarında bile yüzünde yalnızca silik bir tebessüm belirmiştir. Kader, sanki ona mutlu olmayı yasaklamış gibidir. Hiç çocuğu olmamıştır. Dayısı Şemseddin Efendi’nin vefatından bir yıl sonra, eşi Sano da yetmiş altı yaşında hayatını kaybettiğinde Reyhan henüz yirmi yedi yaşındadır. Böylece ömrünün on bir yılı, kendisine zorla dayatılmış bir evlilik içinde tükenmiştir.

Bu kayıpların ardından Reyhan’ın hayata tutunabileceği neredeyse hiçbir dal kalmamıştır. Yalnız başına yaşadığı evinde, köyün erkekleri—başta evli ve altı çocuk babası olan muhtar olmak üzere—Reyhan’ın etrafında dolaşmaya başlamışlardır. Bir defasında muhtar, “Daha çok gençsin, benimle evlen; seni evin sultanı yaparım” şeklinde bir teklifte bulunmuş, ancak Reyhan bu sözlere sert bir tepki göstermiştir. Bu olay, onun için tüm yolların kapandığını ve tam anlamıyla bir çıkmaza sürüklendiğini hissettirmiştir. Yaşadığı ruh hâli, onu intiharı düşünecek noktaya kadar getirmiştir.

Tam bu dönemde, vefat eden kardeşi Celal’in küçüğü olan Cemil ortaya çıkmıştır. Cemil yirmi üç yaşındadır ve iki çocuk babasıdır. Askerliğini yapmadan önce evlendiği için genç yaşta baba olmuştur. Ablasına, “Seni almaya geldim. Gel benim evimde yaşa; buralarda kadın başına kalman doğru değil” teklifinde bulunmuştur. Ancak Reyhan, babasına ve üvey annesi Kudret’e duyduğu derin öfke nedeniyle o köye geri dönmek istememiş ve bu teklifi reddetmiştir.

Bunun üzerine Cemil, eşiyle konuşarak yeni doğan oğlu Ömür’ü Reyhan’a vermeyi önermiştir. “Onunla meşgul olursun; hayata bakışın değişir” diyerek kabul edip etmeyeceğini sormuştur. Reyhan bu teklife net bir cevap verememiş; zihninin karışık olduğunu ifade etmekle yetinmiştir.

Bir süre sonra Cemil, eşi ve çocuklarıyla birlikte Reyhan’ın yaşadığı köye taşınmış ve bir müddet birlikte yaşamışlardır. Zamanla oldukça sevimli ve cana yakın bir çocuk olan Celal’in küçük oğlu Ömür, Reyhan’ın sevgisini kazanmış; adeta onun kucağından inmez olmuştur. Reyhan’ın yüzü gün geçtikçe gülmeye başlamış, hayata karşı ilgisi yeniden filizlenmiştir. Nihayet Cemil, eşini de ikna ederek Ömür’ü Reyhan’a bırakmış ve ayrı bir eve taşınmıştır. Reyhan, artık sorumluluk almış; Ömür’ü kendi çocuğu gibi sahiplenmiştir. Bu dönemde Ömür üç yaşındadır, Reyhan ise otuz yaşına yaklaşmıştır.

Ancak tüm bu olumlu gelişmelere rağmen, köyde Reyhan hakkında asılsız dedikodular yayılmaya başlamıştır. Oysa Cemil ve dayıoğulları tarafından himaye edilmesine rağmen, Reyhan’ın hiçbir suçu yoktur. Bu durumdan rahatsızlık duyan Cemil, köyden ayrılma kararı almış ve sonunda askerlik görevini yaptığı İzmit’in Kandıra ilçesine göç etmiştir. Reyhan’ı da yanına almıştır.

Yıllar geçtikçe Reyhan’ın bedensel ve ruhsal sağlığı giderek bozulmuştur. Henüz otuz beş yaşına gelmeden kömür karası saçlarının büyük bölümü dökülmüş; kalanları ise tamamen beyazlamıştır. Cemil, Kandıra’da arsa alarak iki katlı bir ev yaptırmış; alt katı Reyhan ve Ömür’e tahsis etmiştir. Buna rağmen Reyhan’ın sağlık sorunları ağırlaşmış; sık sık baygınlık geçirmiş, zaman zaman hafıza kayıpları yaşamaya başlamıştır. Baş ağrıları hiç dinmemiş; hastane neredeyse ikinci evi hâline gelmiştir.

Bu anlatıda aktarılan bilgilerin önemli bir kısmı, Reyhan’ı yakından tanıyan ve onunla dostluk kurmuş olan rahmetli annemden edinilmiştir. Annem ile Reyhan, yaşça birbirlerine yakın olmalarına rağmen samimi bir arkadaşlık ilişkisi yürütmüşlerdir. Tesadüf eseri, rahmetli babam da Cemil’den birkaç yıl sonra Kandıra’da askerlik yapmış; böylece aileyle tanışıklığı pekişmiştir.

Babam askerlik sonrasında İzmit’te çalışmaya başlamış, ardından memlekete dönerek annemle evlenmiş ve onu İzmit’e getirmiştir. Daha sonra tayinini Bursa’ya aldırmıştır. Ben 8 Kasım 19… tarihinde dünyaya geldiğimde, Reyhan ağır hasta hâliyle Bursa’ya gelerek annemi ziyaret etmiştir. Otuz sekiz yaşına ulaşan Reyhan artık zor yürüyebilmekte, tek başına yolculuk yapamamaktadır.

Annemin anlattığına göre Reyhan, bu dönemde çevresindeki insanları sık sık tanıyamaz hâle gelmiş; evden çıkıp saatlerce kaybolmuş, sonunda bir köşede çocuk gibi taş ve toprakla oynarken bulunmuştur. Kendi kendine, “Ben Kudret’i sevmiyorum, babam kötü” diye sayıklarmış. Bu hâli karşısında Cemil, ona zarar gelmemesi için kapıyı kilitleyerek içeri kapatma yoluna gitmiştir.

Annem onu ziyarete gittiğinde, Reyhan uzun süre annemi tanıyamamış; ardından bir anlık bilinç açıklığıyla çığlık atarak annemin boynuna sarılmış ve hıçkırıklara boğulmuştur. “Bu nasıl bir kader? Benden ne istiyor? Daha ne kadar eziyet edecek bana?” diyerek kaderine isyan etmiştir.

Kolları morluklar ve yaralar içindedir. Annem bu yaraların sebebini sorduğunda, Reyhan kapının kilitli olduğunu, açılmayınca kapı koluna ve duvarlara vurduğunu, yaraların bu yüzden oluştuğunu anlatmıştır. Annemin kucağındayken beni sevmiş ve “Allah bana böyle bir mutluluğu çok gördü ama isyan etmiyorum; kaderim böyleymiş” demiştir. Ardından, “Ahiret günü elim üvey annem Kudret’in iki yakasında olacak” sözleriyle gözyaşlarına boğulmuştur.

Annem Bursa’ya döndükten birkaç ay sonra Reyhan’ın vefat haberi gelmiştir. Ölümü de hayatı kadar dramatik olmuştur. Yine kapısı kilitlenmiş; ertesi gün ses çıkmayınca içeri girilmiş ve Reyhan, elinde tespihiyle, yastığının üzerindeki Yasin-i Şerif kitabına yüzünü dayamış hâlde ruhunu teslim etmiş olarak bulunmuştu.

Bu noktada şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Reyhan’ın yaşadıkları kader midir, kötü şans mıdır, yoksa halk arasında ifade edildiği şekliyle “kara baht” mıdır? Bu sorunun kesin cevabı, insan idrakinin sınırlarını aşan bir alana işaret eder. Zira inancımıza göre kader, mutlak anlamda Allah’ın takdirindedir. O’nun dilemesi dışında hiçbir şey vuku bulmaz; kulun payına düşen ise teslimiyet ve imandır.

İslam düşüncesinde kader, genel olarak ihtiyarî ve ızdırarî olmak üzere iki ana başlık altında ele alınır. İhtiyarî kader, insanın cüz’î iradesiyle tercih ettiği fiil ve davranışları kapsar. İnsan bir yolu seçer; o yolu var eden ise Allah’tır. Kişi hayra da yönelebilir, şerre de; yürümeyi, gücü ve imkânı yaratan Allah’tır, yönelişi belirleyen ise kuldur. Bu bağlamda insan, tercihleri ölçüsünde sorumludur.

Buna karşılık ızdırarî kader, insanın iradesi dışında gerçekleşen hâlleri ifade eder. Kişinin hangi anne ve babadan dünyaya geleceği, fiziksel özellikleri, doğduğu coğrafya ve maruz kaldığı pek çok hayat koşulu bu kapsamda değerlendirilir. Bu tür durumlarda insanın seçme hakkı bulunmadığından, sorumluluk da yüklenmez.

Bu çerçevede bakıldığında, Reyhan’ın hayatı büyük ölçüde ızdırarî kaderin ağır yükü altında şekillenmiştir. Doğduğu aile, yaşadığı coğrafya, maruz kaldığı zulümler, çocuk yaşta zorla evlendirilmesi ve ardı ardına yaşadığı travmalar, onun iradesiyle seçtiği hususlar değildir. Reyhan, çoğu zaman tercih eden değil; tercihlerin nesnesi hâline getirilmiş, kaderin sert yüzüyle baş başa bırakılmıştır.

Bu yönüyle Reyhan’ın hikâyesi, yalnızca bireysel bir trajedi değil; aynı zamanda insan iradesinin yok sayıldığı, güçsüzün kaderle baş başa bırakıldığı toplumsal bir dramın da yansımasıdır. Onun yaşadıkları, “kader” kavramının çoğu zaman insan eliyle yapılan zulümleri meşrulaştırmak için nasıl yanlış kullanıldığını da düşündürmektedir.

Nitekim sanki yıllar önce Âşık Sümmani Baba, Reyhan’ın bu sessiz feryadını duymuş ve şu dizeleri onun kaderi için kaleme almıştır:

Ervah-ı ezelden, levh-i kalemden,
Bu benim bahtımı kara yazmışlar.
Bilirim güldürmez devr-i âlemden,
Bir günümü yüz bin zara yazmışlar.

Olaydım dünyada ikbali yaver,
El etsem sevdiğime acep kim ne der.
Bilemem tecellî mi yoksa ki kader,
Beni bir vefasız yara yazmışlar.

Bu dizeler, Reyhan’ın ömrü boyunca taşıdığı sessiz acının, sabrın ve teslimiyetin şiirsel bir ifadesi gibidir. Onun hikâyesi, kader kavramını yeniden düşünmeye; zulmü kadere yüklemeden, insanın sorumluluğunu sorgulamaya davet eden ibretlik bir yaşam öyküsü olarak hafızalarda yerini almaktadır.

Bu dramanın konusu kara bahtlı Reyhan’ın hikayesidir. Hani derler ya; “Kader bazen bana öyle acımasız davrandı ki doğduğuma bin pişman oldum” deyimi sanki Reyhan için söylenmiştir.

Bu metinde geçen acıların, suskunlukların ve kader diye kabullenilen yalnızlıkların önemli bir kısmı; aile hafızasına, birebir şahitliğe ve son demlerine kadar süren ziyaretlerin bıraktığı izlere dayanmaktadır. Anlatılanlar, kulaktan dolma bir hikâye değil; bir ömrün içinden süzülen, gecikmiş ama samimi bir tanıklıktır.

Bu satırlar, geçmişi yargılamak için değil; unutulanı hatırlatmak, susanı kayda geçirmek ve sessizce yaşanmış bir hayatın adını koymak için yazılmıştır.

Bazı insanlar bu dünyadan sessizce geçer.

Ne büyük isyanlar bırakırlar arkalarında, ne de yüksek sesli hatıralar…
Ama bir ömür boyunca içlerine çöken ağırlık, nice bağırıştan daha derindir.

Reyhan da onlardan biriydi.

Hayatı boyunca başına gelenleri “kader” diye sustu;
kırıldığında sesini yükseltmedi,
incindiğinde dönüp bakmadı,
mutluluğu kapısından uğradığında ise çoğu zaman içeri alamadı.

Onun hikâyesi, bir insanın ne kadar sabredebildiğinin değil;
bir insanın ne kadar yalnız bırakılabildiğinin hikâyesidir.

Kimi zaman kötü şans dediler adına,
kimi zaman kara baht…
Oysa bazı hayatlar vardır ki, kaderle imtihan edilirken insanlarla sınanır.
Ve en ağır olanı da budur.

Reyhan, seçmediği bir yazgının içinde yaşadı.
Kendi iradesiyle olmayan nice yükü sırtlandı.
Gülmesi gereken yaşlarda sustu,
konuşması gereken anlarda içini içine gömdü.
Belki de en çok bu yüzden, onun sessizliği bu kadar ağırdı.

Bu satırlar;
geç kalmış bir merhametin,
yarım kalmış bir vefanın,
“Keşke”lerle dolu bir iç konuşmanın izlerini taşır.

Reyhan artık bu dünyada değil.
Ama adı, bu metinle birlikte suskunluktan kurtuluyor.
Bu yazı, onun yaşadıklarını değiştirmez;
ama unutulmasına da izin vermez.

Çünkü bazı hayatlar vardır…
Ancak anlatıldığında adalet bulur

  Mehmet KEKLİK





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder