NARİN YARİM



Onun yürüyüşü… Sadece bir hareket değildi. Yeryüzüne inen, nefes alıp veren, yaşayan bir şiirdi. Adımları yere değmiyor, sanki doğrudan göğsümün en kıyısına, kalbimin atışının tam ortasına basıyordu. Her temas, içimde görünmez bir yara açmıyor; daha ziyade, ruhumun toprağına bir tohum bırakıyordu. O tohum, sessizce kök salıyor, zamanla damarlarıma işliyor, nefesimle büyüyordu. Ben, o tohumun filizlenişini her sabah yeniden izliyordum.
Selvi gibi uzun, dik, rüzgârlara meydan okuyan bir duruşu vardı. Konuşmazdı neredeyse. Ama gözleri… Ah, o gözler. Bir kütüphanenin en sessiz köşesindeki bir kitabın sayfası gibi, binlerce cümleyi tek bir nefeste anlatırdı. Çünkü bazı gerçekler kelimelerin dar kalıbına sığmaz. Bir bakış, bir an, bir nefes… Bazen tüm ömrün özeti olur. Ben o özetin her harfini, her boşluğunu, her titreyişini ezberledim.
Ben ise her sabah, onu görme ihtimaliyle yeniden uyanan yaşlı bir çınardım. Zaman, dallarımda çatlaklar açmış, rüzgâr yapraklarımı koparmış, yağmur gövdemi aşındırmıştı. Ama onun hayali… Sanki içime gizlenmiş bir bahardı. Her sabah, o sokak köşesinde belireceği ümidiyle, kurumuş damarlarıma yeniden su yürürdü. Yorgun kalbim, onun gölgesinde yeşerirdi. Nefes alırdım, sadece o varmış gibi. Hayalim, benim gerçek nefesimdi.
Çoğu zaman yanımdan geçerken yüzüme bakmazdı. Gözleri uzağa, belki de başka bir zamana takılırdı. Ama ben bilirdim… O bakmasa da, onunla birlikte esen rüzgâr, saçının o tarifsiz kokusunu taşır, usulca yanağıma dokunur, avuçlarımda kalırdı. Tek bir bakışı, bütün bir günü yaşamama yeterdi. İçimdeki duygu ne alev alev parlıyordu ne de sönmek üzereydi. Kor gibiydi. Dışarıdan sessiz, ama içten içe yakıcı, sabırla, inatla, ömrü boyu yanacak bir ateş. Bir yangın değil, bir ibadet. Bir dua gibi yükseliyor, bir yankı gibi dönüyordu göğsümde.
Ben, geçmişin bütün yükünü sırtlanmıştım. Hatıralarla ağırlaşmış, gölgesi kendi boyundan uzun, zamanın yorduğu bir adamdım. O ise hayatın en taze, en kırılgan haliydi. Sabahın ilk ışığında toprağı yarıp çıkan bir çiğdem gibi. Öylesine narin, öylesine saf… Dokunsam kırılacak, nefesimle üflesem savrulacak, içime saklasam karanlıkta solacak diye korkardım. Bu yüzden onu kalbimin en gizli, en korunaklı odasına kapattım. Kimse bilmedi, kimse duymadı. Çünkü bazı sevgiler anlatılmaz, sadece taşınır. Kadere yazılır, dile düşmez. Sessizliğin en derin kuyusuna bırakılır.
Sonra bir gün gelmedi.
Ertesi gün de gelmedi.
Sokak aynı sokaktı, taşlar aynı taşlardı ama ruh çekilmişti. Güneş doğdu, ışıklar düştü ama içim zifiri karanlıktı. Onun varlığıyla dünyaya dönen kalbim, yokluğuyla sessiz, soğuk, kapalı bir mezar oldu. O zaman anladım: İnsan bazen sevdiğinin yokluğuna alışır gibi yapar. Nefes alır, yürür, gülümser. Ama aslında, onsuz nefes almak, sadece ölmeyi ertelemektir. Beklemek… Ah, beklemek. Ölmekten çok daha uzun, çok daha acı bir yaşam biçimiymiş. Her gün, aynı umutla aynı kapıya bakmak, aynı rüzgâra kulak vermek, aynı hayali kucaklamak… Ve her akşam, aynı boşlukla yüzleşmek.
Hâlâ o sokaktan geçiyorum.
Hâlâ bekliyorum.
Yorgun bir çınar gibi, bir çiğdemin hayaline yaslanmış, köklerim umutla, dallarım hasretle uzanıyor.
Belki yine salına salına çıkıp gelirsin diye…
Belki yine adımların kalbime düşer, rüzgâr kokunu getirir, o sessiz bakışınla beni yeniden diriltirsin diye…
Ne olur. Ne olur, insaf et zamanla. Ne olur, insaf et bana.
Gel artık. Bastığın toprağa, esen rüzgâra, geçen her saniyeye kurban olduğum.
Çünkü sen yoksan, ben de yokum. Sadece bir gölgeyim.
Ve gölgeler, ancak ışık varken yaşar.


Mehmet KEKLİK


DUYGUSAL YAZILAR SAYFASINA DÖN

Bu sayfayı paylaşın

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder