Karanlığın derinliklerinde yolunu yitirmiş bir birey gibi, zorluklarla örülü uzun ve meşakkatli bir patikada yürüdüm. Hayat, karşıma çıkardığı sert sınavlarla yalnızca dayanıklılığımı değil, aynı zamanda anlam arayışımı da sınadı. Acımasız darbeler karşısında çoğu zaman yalnızlık ve çaresizlik duygularına sığındım; her seferinde içimde bir yerlerde saklı olduğunu sandığım çıkış yolunu aradım. Ne var ki bu arayış, çoğu zaman karşılıksız kaldı. Umut etmekte ısrar ettikçe, mutsuzluk ve umutsuzluk girdabının beni daha da içine çektiğini fark ettim. Sanki her adımım, görünmez engellerle kesiliyor; kader, beni sürekli aynı karanlığa geri sürüklüyordu.
Zamanla anladım ki, bu yolculuk yalnızca talihsizliklerin rastlantısal bir toplamı değildi. Kader, adeta benden intikam alırcasına, mutluluk ve huzur adına ne varsa bir bir elimden alıyordu. Hayatın bana sunduğu küçük sevinç anları, tutunabileceğim kırılgan mutluluk kırıntıları dahi kalıcı olamadan yitip gidiyordu. Böylece kayıp, yalnızca somut değerlerle sınırlı kalmadı; inançlarımı, beklentilerimi ve geleceğe dair tasavvurlarımı da içine alan daha derin bir yoksunluğa dönüştü.
Bu süreçte yalnızlık, zamanla en yakın dostum hâline geldi. Başlangıçta bir sığınak gibi görünen bu dostluk, giderek beni derin ve sessiz bir boşluğa sürükledi. Karanlık günler ardı ardına eklenirken, içimdeki umut ışığı yavaş yavaş sönmeye yüz tuttu. Zorluklarla dolu bu yolda yürümek, artık geçici bir sınav olmaktan çıkmış; bitmek bilmeyen bir çileye dönüşmüştü. Her gün, insanın kendi varoluşunu sorgulamasına neden olan ağır bir yükle geçiyor; zaman, iyileştiren değil, yoran bir unsur gibi işliyordu.
Buna rağmen, karanlığın mutlak olmadığını bilmek, varlığını hissedemediğim anlarda bile ışığın bir yerlerde var olduğuna inanmak, bana dayanma gücü verdi. Fiziksel ve zihinsel olarak yorgun, ruhen bitkin olsam da, kendi iç savaşımı kazanma kararlılığından vazgeçmedim. Bu kararlılık, pasif bir bekleyişten ziyade; hayatın dayattığı koşullara karşı bilinçli bir dirençti. Anladım ki, geleceğe yürüyebilmek için önce bu karanlığın içinden geçmeyi kabul etmek gerekiyordu.
Hayatın zorluklarına karşı dimdik durmak, yeniden doğan bir umutla yarına adım atmak zorundaydım. Yeniden ayağa kalkmak ve hayatın acımasız yüzüne meydan okumak, zamanla benim için bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluk hâline geldi. Ve nihayet, tüm yıpranmışlığıma rağmen içimde saklı kalan gücün, kaderin acımasızlığına karşı galip geldiğini gördüm. Bu zafer, yüksek sesli bir mutluluk değil; sessiz, derin ve olgun bir kabullenişti.
Mehmet KEKLİK
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder