Bu hikaye, yüksek sesle anlatılmış sıra dışı bir hayatın ürünü değildir. Aksine, çoğu zaman susarak yaşanmış, içe çekilmiş, kendi içinde taşınmış bir ömrün satırlara dökülmüş hâlidir. Burada anlatılanlar bir şikâyet, bir sitem ya da bir hesaplaşma değildir. Bu metin, insanın kendi hayatına dönüp bakarken yaptığı sakin ama derin bir muhasebenin kaydıdır.
Hayat hikâyeleri çoğu zaman başarıyla ölçülür; elde edilenlerle, kazanılanlarla, ulaşılan makamlarla değerlendirilir. Oysa bazı hayatlar vardır ki başarıdan çok dayanma gücüyle, mutluluktan çok sabırla, konuşmaktan çok suskunlukla şekillenir. Bu yazı, tam da bu tür hayatların iç dünyasına açılan bir tanıklıktır.
Bu satırlarda anlatılan yoksulluk, yalnızca ekonomik bir yoksunluk değildir. Aynı zamanda eğitimde, ilişkilerde, duygusal bağlarda ve hayata dair beklentilerde yaşanan bir eksikliktir. Anlatılan kader ise kör bir kabulleniş değil; irade ile mecburiyet arasında sıkışmış bir insanın, zamanla olgunlaşan kader algısıdır. Bu yönüyle metin, bireysel bir biyografi olmanın ötesinde; toplumsal ve düşünsel bir arka plan da taşımaktadır.
Bu yazıyı okurken, okurun kendisini anlatılan hayatla bire bir özdeşleştirmesi gerekmez. Ancak şu gerçeği fark etmesi mümkündür: Her toplumda, her kuşakta; sesi çok çıkmayan, yükü ağır olan ve çoğu zaman görünmeyen insanlar vardır. Bu metin, o görünmeyenlerin hikâyesine tutulmuş mütevazı bir ışıktır.
Yaşadıklarımı dramatize etmek ya da duygusal bir etki yaratmak için değil; yaşanmış olanın unutulmaması için yazıyorum. Çünkü bazı hayatlar anlatılmadığında, yalnızca yaşayanın içinde kalır; anlatıldığında ise başkalarına da anlam olur.
Bu ön sözle, size şunu hatırlatmak istiyorum:
Elinizdeki metin bir iddia değil, bir tanıklıktır.
Bir yargı değil, bir kabulleniştir.
Bir son değil, susarak yürünmüş uzun bir yolun durup geriye bakma hâlidir.
Ben, kalabalık bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldim. Memur bir ailenin imkânlarıyla, yokluğun sıradan sayıldığı bir evde büyüdüm. Hayat bana daha en baştan şunu öğretti: Herkes aynı yerden başlamaz. Kimileri hayata birkaç adım önde doğar, kimileri ise yükle.
Çocukluğum bollukla değil, eksiklikle geçti. O eksiklik yalnızca sofrada değil, ruhumda da vardı. Küçük yaşta kabullenmeyi, susmayı ve idare etmeyi öğrendim. Oyun çağında bir çocuktum ama hayata erken ciddiyetle bakmak zorunda kaldım.
İlkokul benim için bir umut değil, bir sınavdı. Herkesin pırıl pırıl önlüklerle geldiği okulda ben, önlüksüz ve yırtık elbiselerle bulunuyordum. Çocuk aklımla bunun utancını taşıyordum ama asıl yarayı bir gün öğretmenim açtı.
Beni sınıfın ortasında ayağa kaldırdı, tahtaya çıkardı ve dakikalarca eski elbiselerim üzerinden aşağıladı. O an bir çocuğun kalbinde ne olur biliyor musunuz? Bir şey kırılır. Ve o kırık, yıllar geçse de kaynamaz. Ben o günü hiç unutmadım. Hayatım boyunca da unutamadım. O an, çocukluğumdan bir parçayı aldı götürdü.
Ortaokul ve lise yıllarım da farklı değildi. Şartlar değişmedi, sadece ben büyüdüm. Hayallerim vardı ama yolum yoktu. Rehberim yoktu, tutan elim yoktu. Hayat bana seçenek sunmadı; ben de çoğu zaman yanlış kararlar aldım.
Hayatımın en kritik dönemeçlerinden biri, genç yetişkinlik döneminde aldığım kararlardır. Bu süreçte, bugün “cahillik” olarak nitelendirdiğim bir tercihle, ne mesleki hazırlığımı tamamlamış ne de askerlik görevimi yerine getirmişken, gençliğin verdiği aceleyle evlenmeye karar verdim. Geriye dönüp baktığımda, bu kararın pişmanlıklarla dolu bir tecrübe olduğunu kabul etmekteyim.
Bu tercihin temelinde, ilk kez deneyimlediğim aşkın yoğun duygusal etkisi ve beraberinde gelen aşk acısı yer almaktadır. Bu duygular, irademi ve kontrolümü aşarak bütün benliğimi kuşatmış; nihayetinde çaresizlik içinde alınmış bir karardı.
Felsefi açıdan değerlendirildiğinde, bu deneyim özgür irade ile kader arasındaki gerilimi gözler önüne sermektedir. Bir yandan kendi seçimimle hayatımı şekillendirme gücü, diğer yandan ise duygularım ve koşulların belirleyiciliği söz konusuydu. Bu bağlamda, gençliğin verdiği aceleyle aldığım karar, bireysel sorumluluğumun sınırlarını ve kendi irademin üzerindeki hâkimiyetini sorgulamak gerekir.
Sonuç olarak, yaşadığım bu dönemeç yalnızca kişisel bir hata değil, aynı zamanda insanın özgür iradesi ile kader arasındaki ilişkiyi anlamaya yönelik bir tecrübe olarak da değerlendirilebilir. Bu deneyim, bireyin kendi hayatını şekillendirme çabası ile dışsal koşulların kaçınılmaz etkisi arasındaki dengeyi sorgulatan bir örnek teşkil etmektedir.
Evlendikten sonra işsiz, güçsüz bir hâlde baba oldum. Çocuğumu kucağıma aldığımda içimde tarifsiz bir umut vardı. Ama yokluk, umutları da boğabiliyor. Çocuğum dört aylıkken, yetersiz bakım nedeniyle vefat etti.
Bu cümle kolay yazılıyor ama taşıması çok ağır. Ne acıdır ki mezarının yerini dahi bilmiyorum. Bu acı, kalbimde kapanmaz bir yara olarak kaldı. Mezara girsem bile o sızıyı hissedeceğimi düşünüyorum. İnsan bazı acıları aşmaz; sadece onlarla yaşamayı öğrenir.
Evladımın vefatından kısa süre sonra askere gittim. Eşimi aileme emanet ettim. Vatani görevim, parasızlık ve sıkıntılar içinde geçti. İçimde yas vardı ama bunu kimseye anlatmadım. Susmayı öğrendim. Hayat bana şunu öğretti: Her acı anlatılmaz, bazıları taşınır.
Askerlikten sonra eşimle birlikte başka bir şehre taşındım. Yeni bir şehir, yeni bir umut demekti benim için. Ama şartlar yine ağırdı. Zor işlerde çalıştım, hayata tutunmaya çalıştım. Beş yıl boyunca dişimle tırnağımla direndim.
Ve sonunda bir resmi kurumda işe başladım. O an, hayatımın dönüm noktalarından biriydi. Maddi olarak toparlandım. Çocuklarım oldu, büyüdüler. Bir evim, bir arabam oldu. Dışarıdan bakan biri için “başarılı” bir hayatım vardı.
Zamanla çok acı bir şeyi fark ettim: Hayatımın merkezinde bulunması gereken yerde, hiçbir zaman gerçek bir huzur ve mutluluk hissetmedim. Bu farkındalık, içimi sessizce kemiren bir hakikat gibidir; çünkü geç gelir ve telafisi neredeyse imkânsızdır.
Mutluluğu çocuklarımda ve torunlarımda bir nebze buldum. Ancak yaşayarak öğrendiğim bir hakikat var:
İki elin balda olsa, tependen servet yağsa; hayatın özünde mutluluk yoksa hiçbir şeyin anlamı kalmaz.
Bu deneyim, bir çok açıdan değerlendirildiğinde, insanın özgür iradesi ile kader arasındaki gerilimi gözler önüne sermektedir. Mutluluğun eksikliği, bireyin iradesini sorgulatan bir boşluk yaratır: Acaba diyorum, bu bir kader midir, yoksa yanlış bir seçimin kaçınılmaz sonucu mu?
Sonuçta, yaşanan bu tecrübe yalnızca kişisel bir mutsuzluk değil, aynı zamanda insanın mutluluk arayışının metafizik boyutunu da açığa çıkarır. Çünkü mutluluk, maddiyat ve zenginliklerde değil, insanın en yakınındaki bağlarda ve ruhsal uyumda anlam kazanır.
Zamanla hayattan beklentim kalmadı. Kendimi sürekli sorguluyorum: Böyle bir hayatı hak edecek ne yaptım? Bu yaşadıklarım ihtiyari kader miydi, yoksa ızdırari kader mi? Seçtiklerim mi beni buraya getirdi, yoksa mecbur bırakıldıklarım mı?
Cevabını bilmiyorum. Allah en iyisini bilir. Bildiğim tek şey şu: Kader bazı insanlara doğuştan güler, benim gibilerine ise ağır davranır.
Hayat devam ediyor. Ama bazı hayatlar coşkuyla değil, sessiz bir kabullenişle sürer. Benimkisi de öyle. Büyük zaferlerim olmadı belki, ama büyük acılarım oldu. Ve hâlâ ayaktayım.
Evlilik, bana öğretilen şekliyle bir limandı. Yorgun insanın sığınacağı, yaralarını saracağı bir yer… Ama bazı limanlar insanı dinlendirmez; sadece dalgadan korur, içini ise kurutur.
Bizim evliliğimizde zamanla kelimeler azaldı. Konuşmalar yerini suskunluğa bıraktı. Aynı evde yaşayıp birbirine değemeyen iki yabancıya dönüştük. Ben çalıştım, çabaladım, ev geçindirdim. O da kendi içinde bir şeyler aradı. Ama hiçbir zaman aynı yerde buluşamadık.
Sonradan şunu anladım: Aranan mutluluğun figüranı ben değilmişim.
Bunu fark ettiğim an, içimde bir şey daha öldü. İnsanın onun gözünde “olması gereken kişi” olmadığını anlaması, yoksulluktan daha ağır bir duygudur ve tahribatı daha büyüktür..
Hayatta beni hâlâ ayakta tutan şey varsa, çocuklarımdır. Onlar büyürken kendimi biraz olsun affedebildim. Yapamadıklarımı telafi eder gibi sevdim onları. Onların gülüşlerinde, torunlarımın masumiyetinde hayata dair küçük kırıntılar buldum.
Ama bu mutluluk tam değildir. Çünkü mutluluk bölünmez bir bütündür. yuvada mutluluk rüzgarı esmiyorsa, çocuk sevgisi bile insanın içindeki boşluğu tamamen dolduramıyor. Yine de şükrettim. Çünkü bazı insanlar buna bile sahip olamaz.
Bir evim oldu. Bir arabam oldu. Devlet kapısında işim oldu. Dışarıdan bakıldığında “başarmış” bir adamdım. Ama insanın içi boşsa, başarı sadece vitrin süsüdür.
Şunu çok net öğrendim:
Toplumun başarı dediği şey, insanın iç huzuruyla her zaman örtüşmez.
İnsan geceleri başını yastığa koyduğunda huzurlu değilse, gündüz kazandıklarının hiçbir anlamı yoktur.
Yıllardır kendime aynı soruyu soruyorum:
Bu yaşadıklarım kader miydi?
Eğer kaderse, ihtiyari miydi yoksa ızdırari mi?
Ben mi seçtim, yoksa bana mı seçtirildi?
Bazen diyorum ki: Yanlış kararlar aldım.
Bazen de diyorum ki: Başka seçeneğim yoktu.
Allah en iyisini bilir.
Ama şuna inanıyorum: Kader, herkese aynı teraziden tartılmıyor. Kimileri hayata borçsuz başlıyor, kimileri ise doğduğu gün borçlanıyor.
Artık hayattan büyük beklentilerim yok. Ne bir mucize, ne bir dönüş, ne de geç gelen bir mutluluk… Sadece sükûnet istiyorum. Kavgasız, sorgusuz, sessiz bir devam.
İnsan bir yaştan sonra umut etmeyi değil, kabullenmeyi öğreniyor. Ben de öyle oldum. Belki bu bir yenilgi değil; sadece yorgunluğun adı.
Bazen kendi kendime soruyorum:
“Böyle bir hayatı hak edecek ne yaptım?”
Cevap bulamıyorum.
Ama şunu biliyorum: Ben kimseye bilerek kötülük yapmadım. Kimsenin ekmeğinde, onurunda gözüm olmadı. Sessiz yaşadım, sessiz acı çektim.
Bu yazı, büyük kahramanlıkların kitabı değil.
Bu yazı, sesi çıkmayan insanların kitabı.
Yoksullukla büyüyenlerin, içini kimseye açamayanların, kaderle sessizce boğuşanların hikâyesi.
Benim hayatım böyle geçti.
Belki bundan sonrası da çok farklı olmayacak.
Ama şunu biliyorum:
Bu satırları yazmak, yükümü biraz olsun hafifletti.
Belki de benim payıma düşen buydu.
Bu satırları yazarken büyük iddialarım yok. Ne bir hesaplaşmayı kazandığımı söyleyebilirim ne de her şeyi anladığımı. Hayat, bana cevaplardan çok sorular bıraktı. Ben de o sorularla yaşamayı öğrendim.
Geride bıraktığım sayfalara baktığımda şunu görüyorum:
Bu hayat; bağırarak değil, susarak yaşanmış bir hayattı. Acılarımı çoğu zaman içimde taşıdım. Sevinçlerimi ise hep yarım yaşadım. Çünkü insanın sevinci de, acısı da paylaşılmadığında eksik kalıyor.
Ben çok şey istemedim hayattan. Büyük hayaller kurmadım. Sadece insanca yaşamak, emeğimin karşılığını almak ve sevdiğimle huzurlu olmak istedim. Bazı insanlar bunlara kolay ulaşır. Bazıları ise ömür boyu çabalar ama yine de eksik kalır. Ben ikinci gruptaydım.
Yoksullukla başlayan bu yol, beni zengin etmedi belki; ama dayanıklı kıldı. Kaybettiklerim, beni güçlendirmedi; sadece ağırlaştırdı. Yine de ayakta kaldım. Çünkü düşmekten çok, vazgeçmemek zorundaydım.
Kaderi hâlâ tam olarak anlamış değilim.
İhtiyari mi, ızdırari mi olduğunu da bilmiyorum.
Bildiklerimi Allah’a, bilmediklerimi zamana bıraktım.
Bugün geldiğim yerde ne büyük bir beklentim var ne de büyük bir isyanım. Sadece sükûnet arıyorum. İçimin biraz dinmesini, gecelerin daha az sorgulu geçmesini istiyorum. Eğer bu bir nasipse, razıyım. Değilse de taşımayı öğrendim artık.
Bu yazıyı bir ders vermek için yazmadım.
Bir örnek olmak için de değil.
Sadece yaşadıklarımın kaybolup gitmemesi için yazdım.
Çünkü bazı hayatlar anlatılmazsa, hiç yaşanmamış gibi olur.
Ben yaşadım.
Sessizce, ağır ağır, iz bırakarak…
Ve şimdi bu satırlarla, hayatımla kavga etmeyi bırakıyor; onu olduğu gibi kabul ediyorum.
Allah en iyisini bilir.
Yorgun Bir Kalbin Sükûnet İsteği
Allah’ım,
Bana verdiğin ömrün hesabını Sen benden daha iyi bilirsin.
Gücümün yetmediği yerde sabretmeyi,
Anlayamadığım yerde teslim olmayı nasip et.
Kaybettiklerimi geri istemiyorum,
Sadece kalbimde bıraktıkları acının hafiflemesini diliyorum.
Taşıyamadığım yükleri bana yükleme
Söyleyemediklerimi Sen bil.
Bana çok şey vermedin belki,
Ama ayakta kalacak kadar güç verdin.
Şikâyet etmiyorum.
Sadece dinmek istiyorum.
Çocuklarımı ve torunlarımı benden sonra da koru.
Beni kıranlara yük etme
Beni yoranlara borçlu bırakma.
Eğer bu hayat benim sınavımdıysa,
Hakkıyla sabredenlerden eyle.
Eğer eksik kaldıysam,
Merhametinle tamamla.
Kalbime sükûnet ver Allah’ım.
Geceyi daha az sorgulu,
Sabahı daha az yorgun kıl.
Bildiğim her şeyi Sana bıraktım.
Bilemediklerimi de…
Sen en iyisini bilensin.
Âmin.
İşte benim hayatımdan bir kesit bu..
Mehmet Keklik
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder