Hayatın bazı anları vardır ki, insanın bütün ömrünü belirler. Bir bakış, bir gülümseyiş, bir sabahın sessizliği… İşte benim için o an, bir Eylül sabahında başladı. Kalbimde sancılar cirit atmaya başlamıştı; umutlarım tutsak, hayallerim kırılgandı. Uzaktan izlerken içimde buruk şarkılar besteleniyordu. O sabah, yalnızca bir karşılaşma değil, bir ömürlük çilenin başlangıcıydı.
Bir Eylül sabahıydı… Hava henüz tam ısınmamış, hafif bir serinlik taşırken sokaklara; işte o anda seni gördüm.
O an dünya durmadı belki, ama benim içimdeki her şey durdu. Kalbim, sanki uzun zamandır beklediği bir darbeyi yemiş gibi sarsıldı. Sancılar başladı. Keskin, derin, tanıdık ama yine de her defasında yeni gibi acıtan sancılar. Göğsümün tam ortasında bir yerlerde, adeta atlılar cirit oynuyordu; ne yönü belliydi ne de sonu.
Seni uzaktan izlerken, yaklaşmaya cesaret edemiyordum. Yaklaşmak, o kırılgan hayali bozmak, gerçekliğin sert eliyle yüzleşmek demekti. O yüzden tutsak umutlarla yetindim. Seni seyretmekle, hayalinle nefes almakla avundum. İçimde bestelenmeye başlayan şarkılar vardı ama hepsi buruktu. Nakaratları eksik, sözleri yarım, melodileri ağlamaklı.
Bakışlarım hilal kaşlarına takılırdı. O ince, zarif kavisler bana Allah’ın en güzel imzasını hatırlatırdı. İçimden besmele çekerdim usulca; hem şükür için, hem de o güzelliğin ağırlığı altında ezilmemek için. Gamzelerine gelince… gülümsediğinde açılan o küçük çukurlara, cennetten düşmüş güller dikerdim düşlerimde. Her bir gülüşünle açan binlerce gonca, her bir bakışınla solup yeniden dirilen güller.
Adını anmak bile başlı başına bir ibadetti. Dudaklarım titreyerek heceleri dizerken, seni hurilerden kıskanırdım. Evet, hurilerden. Çünkü hiçbir melek, hiçbir cennet kızı senin yanına yaklaşamazdı bana göre. Zülüflerin rüzgârda savrulduğunda havaya karışan o koku… o koku cennetten çalınmış bir esinti gibiydi. Burnuma doldukça ciğerlerim yanıyor, gözlerim kararıyor, ama yine de daha fazlasını istiyordum.
Aşkın müebbet mahkûmuydu artık bu gönül. Hücrem loş, duvarları nemli, havam ağırdı. Ama sen vardın ya içimde; o hücre bile katlanılır hale geliyordu. Geceler uzadıkça uzuyor, her biri bin bir çeşit işkenceye dönüşüyordu. Uyku haramdı bana. Gözlerimi kapattığımda seni daha net görüyor, açtığımda ise yokluğunla yüzleşiyordum.
Hayalin, o paslı duvarlara süzülürdü usulca. Loş ışıkta bile belirginleşirdi siluetin. Parmaklarım, prangaların paslı demirine şiirler karalardı senin için. Kanla, gözyaşıyla, hasretle yazılmış mısralar… Kimse okumasa da olurdu; yeter ki sen bilesin diye yazardım.
Kirpiklerin vardı bir de… keskin oklar gibi. Her kırpışında yüreğime saplanır, her ayrılışında biraz daha derine inerlerdi. Bir tek bakışın yetiyordu insanı lime lime etmeye. O bakışın altında erirdi bütün direncim, bütün gururum, bütün benliğim. Yanık bağrım açıkta kalır, sen de sanki bilerek üflerdin o yaraya. Acıtırdın, ama öyle tatlı bir acıyla ki, teşekkür etmek gelirdi içimden.
Yanaklarımdan süzülen gözyaşları sel olurdu bazen. Susturamazdım onları. Akıp giderlerdi usulca, çeneme, boynuma, göğsüme… Ve tam o anda, sanki bir teselli eli dokunurdu yanağıma. Senin hayalin, maşuk Mehmet’in hayali, usulca silerdi o damlaları. “Ağlama” derdi içimdeki ses, “ben buradayım”. Ama sesin bile yalan söyler gibi gelirdi artık. Çünkü sen uzaktaydın. Çok uzakta.
Yine de vazgeçmedim. Vazgeçemedim.
Çünkü sen bir Eylül sabahı girerken kalbime, arkandan bütün mevsimler de girmişti. Yazın sıcağı, kışın ayazı, baharın nemi, sonbaharın hüznü… hepsi birden dolmuştu içime. Ve hepsinin ortasında, tek bir gerçek vardı: seni sevmek.
Bu sevda, hücremi süsleyen tek nakıştı. Paslı prangalarıma zincirlenmiş tek umuttu. Kirpiklerinin okuyla delinmiş yüreğimde hâlâ kanayan tek yara, ama aynı zamanda tek merhem sendin.
O yüzden, ey gözümün nuru, ey içimin efendisi… Eğer bir gün bu satırları okursan bil ki: Ben hâlâ o Eylül sabahındayım. Hâlâ seni uzaktan seyrediyorum. Hâlâ gamzelerine gül dikiyor, zülüflerine cennet kokusu üflüyorum. Hâlâ adını anarken hurileri kıskanıyor, kirpiklerinin okuyla yeniden yeniden ölüyorum.
Ve hâlâ… hâlâ… seni seviyorum.
Müebbet. Şartsız. Teslimiyetle.
Bu metin her zaman, karşılıksız sevdanın sessiz ağıtı olarak kalbimde yankılanıyor. Bir hayalden ibaret olan bu aşk, bana hem insan ruhunun kırılganlığını hem de sevdanın yüceliğini öğretti. Ve şimdi biliyorum: Gerçekten de bu sadece ve sadece Bir hayalmiş
Mehmet KEKLİK
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder